11 Şubat 2015 Çarşamba

aylin canik''le ayrıntı canbazlığı

ben de isterdim, 35 yaşında olmayı ve en büyük derdimin tek çocuğum kızım arjin'i "devlet okuluna mı göndereyim yoksa özel okula mı" olmasını; hani eşimle sevişemememi, onunla sevişmekten sıkılmamı, onun benimle sevişmekten sıkılmasını, bir üstümdeki müdürümün yerine geçmemem için mesleğim ve kariyerim adına biriktirip uyguladığım her adımı yok saymasını, kayın biraderimin bana ödemediği borcunu, kayın validemin evimizde geçtiği yerleşik düzenini umursamazdım bile. ama henüz kızım yoktu ve evli değildim. dolayısıyla bir borçlu kayın birader ve göçebe yaşama ayak uydurmuş bir kayın validem de yoktu. yalnızdım, en fazla, problemlerim vardı. benim ben olmamdan doğan problemler, benim var olmamdan.

ben de isterdim, ilk hastam şizofreni olsa ve uzansa önümdeki kahverengi deri kanepeye, bana hiç hayal edemediğim bir evreni(ni) anlatıp, arada hiç anlamadığım bir dili(ni) konuşsa ve ben ona, psikozları ile ilgili, klasik tavırla çocukluğundan sorular sorsam ve o sorular hep doğru sorular olsa -kimsenin sormadığı- ben sorsam o anlatsa, o onu anladığımı anlayıp verdiği her cevapta daha da açılsa, onun benim kendisini anladığını düşündüğünü düşünüp sorular sorsam ve nihayet psikanalitik zekamla karakterini bir yerlere oturtup problemlerini sıralasam ve çözemesem dahi konuştuğu şizofrenik lisanı aldığım notlarla "konuşamıyorum ama anlıyorum" mertebesine erişebilsem ve orada kalsam. nice hastalarım olsa yine de ben onu aşamasam.

ha aştım mı ilk hastamı, aşamadım. ben onu aşamadım. kendisi gelmeden öğrendim, çalıştığım şirketin üst düzey yöneticilerinden biriydi, ancak sekreteriyle randevulaştık. odama teşrif etmesinden çok önce hazırdım; kendisi belirlediğimiz tamı tamına saatte geldi, odamın kapısını iki kere vurup kapıyı açtı, ben de kendisine işe yeni başladığım için üzeri pek de kalabalık olmayan masamda önüme koyup bütün algılarımı esir almış kalın psikoloji kitaplarımdan birini hararetle okuyor ve onun kapı tıklamalarını duymayıp, kapıyı açması görsel algımı etkilediği için kendisine karşılık veriyormuşcasına bir bakış attım. "merhaba aylin hanım" dediği an bütün romantik-komedimden utandım, mahcup kaldım. kendini tanıttı, elimi sıkmak için uzandı. geçin oturun dedim, kahverengi kanepeyi gösterdim. "uzanayım mı" diye sordu, espri yapmıyordu aslında ciddiydi, ciddi değildi belki aslında yaptığı espriydi. "nasıl rahat ederseniz" dedim. ama psikolog refleksi, anladım, ben de onun ilkiydim. oturdu, heyecanlıydı, bacaklarını titretiyordu, ikisini birden. ben de heyecanlıydım, ilk hastamdı. hani yine bir staj dönemim olmuştu yapılanları izlemiştim, hastaları dinlemiştim ama bu başkaydı, tüm sorumluluk bendeydi. önümde zaten çok önceden  hazırladığım hiç kalem değmemiş defterimin sanki eski birini kapatıp yeni bir sayfasını açıyormuşcasına sanki kendisi benim ilk hastam değil başkaları da olmuşcasına göstererek sayfasını değiştirdim. o hala bacaklarını titretiyordu.

kanepeye oturup psikoloğuma baktım. "o bir şeyler söylemeli herhalde" diye düşünürken, sakin bir sesle "sizi buraya getiren ne" diye sordu. bu soruyu bekliyordum, hazırlıklıydım. "kendimi pek iyi hissetmiyorum, galiba fazla yalnız kalıp kendi düşüncelerimde boğuluyorum." bu cümleleri kurarken etrafıma rastgele bakıyordum, bir şeyler arar gibiydim ancak bulmayı umduğum hiçbir şey yoktu. rahatsızlığımı anlayıp "uzanırsanız bence daha rahat edersiniz" dedi. uzandım. masasından kalkıp kanepenin başındaki sandalyeyi 45 derecelik bir açıyla bana çevirerek yeni yerine geçti. tamamen görüş alanım dışındaydı. bir süre sustum. o da bir şey demedi, sanırım rahatlayıp hazır olmamı bekliyordu. işe yaramıştı, kanepenin konforu, odanın sessizliği, duvarların yeşil donuk rengi, abanoz kaplamalı dolaplar hiç beklemediğim kadar huzur vermişti bana. psikoloğuma yaşadıklarımı anlatmamam için hiçbir sebep yoktu.

"bir de rüya görüyorum. yani herkes rüya görür biliyorum da ben aynı rüyayı görüyorum. bazen ard arda iki gece bazen üç ayda bir. hangi hallerde gördüğümü çözemedim. bazen bu rüyayı görüp mutlu uyanıyorum, bazen korku dolu, bazen de mutsuz. tabi bu hisleri uyanır uyanmaz hissediyorum, gerçek hayata döndüğümde sadece rüyayı tekrar tekrar neden gördüğümün ve bilinçaltımın bana ne anlatmaya çalıştığının merakı kalıyor." son cümlemi kurduktan sonra psikoloğuma bakma ihtiyacı hissettim. gözlüklerini takmıştı. bir diğerinin üzerine attığı bacağını not defterine sehpa olarak kullanıyordu. kendisine baktığımı fark edince ufak bir gülümseme koydu yüzüne ve bu kas hareketleri bütünü kendisinin farkına varmamı sağladı. büyük bir suç işlemiş gibi beni önüme döndürdü bu farkındalık. bir süre durdum öylece. zamanla bağlantım kopmuştu, ne kadar durduğumu bilmiyorum. "rüyanızdan bahsetmek ister miydiniz?" diye sordu.

bir müddet yine sustu. belli ki rüyasından çekiniyordu, paylaşabileceği kadar güven kuramamıştı henüz benimle. kendisine verdiğim bir sessizlik kadar vakitte konuyu değiştirmeye karar verdi: "biliyor musunuz, geçen gün şöyle bir soru ile karşılaştım. "en son kime, neden iyilik yaptınız?" soru bana sorulmamıştı ancak ister istemez düşündüm. ne ile karşılaştım biliyor musunuz? en son birisine iyilik yaptığımda, onu hayatımdan çıkarıyordum." "birisini hayatınızdan çıkarırken bunun size değil de karşınızdakine bir lütuf olduğu gerçeğine nasıl vardınız?" diye sordum. soruyu bir müddet düşünüp anlatmaya başladı.

"bir ameliyathanedeyim. imgeler; kalın derzli beyaz fayanslar, sadece ameliyathanelerde görebileceğimiz tıbbi avize ve etrafımdaki insanlar. onların da bilindik kostümleri üzerilerinde; boneleri, maskeleri, eldivenleri, kimisininki kanlı, yeşil önlükleri. ameliyat masasına bakıyorum bir an orada kendimi bulacağımı düşünüyorum ancak ben değilim, annemin gençlik hali masada. kadıncağız bana gülümsüyor, doktorlar, hemşireler de gülümsüyorlar bana. yüzlerinde maskeleri olsa da, anlıyorum. ancak olan bitenin farkında değilim, anlayamıyorum ve ameliyathanenin penceresine gözüm takılıyor etrafıma bakarken. dışarıda görünecek bir şey yok ancak bir mıh saplanıyor beynime, babamın da hastanede olduğu aklıma geliyor. üst katlara çıkıyorum algım hızında, odasına giriyorum. yataktaki babamın görüntüsü günümüzdeki gibi ama rüyamda daha yaşlı olduğunu biliyorum. etrafında tanımadığım ancak arkadaşları olduğuna kanaat getirdiğim insanlar belli ki son kez görmeye gelmişler pederi. kendisini ziyaret etmeyeceğimi düşünüyormuş gibi şaşırıyor babam odadaki varlığıma. öbür yandan memnuniyeti gözlerinden okunuyor, beni gördükten sonra ölmeye artık hazırmış gibi bir gurur oluşuyor ifadesinde. sarılıyorum ona, kollarımda son nefesini verdiğini hissediyorum. ne yapacağımı, ne hissedeceğimi bilmiyorum. bağırmaya çalışıyorum o anda, olmuyor. gözlerimi sımsıkı kapatıyorum, açtığımda tekrar ameliyathaneye dönüyorum, annemin yanına. annem, doktorlar, hemşireler bıraktığım kadar neşeliler, gülümsüyorlar bana. tekrar pencereden dışarı bakıyorum, ameliyathanenin içinde harekete geçiyorum bu sefer. tekerlekli birşeyler beni yavaş yavaş ameliyathanenin kapısından geçiriyor. amerikan kapı açılıp dışarı çıktığımda yine tanımadığım bir sürü suret var etrafımda, hepsi bana gülümsüyorlar. nihayet tanıdık bir yüze rast geliyorum, babamın genç halini görüyorum, bana gülümsüyor. ağlıyorum ama gözyaşlarım akmıyor."

"birisini hayatınızdan çıkarırken bunun size değil de karşınızdakine bir lütuf olduğu gerçeğine nasıl vardınız?" buraya rüyamı anlatmaya gelmiştim fakat hiç beklemediğim bu soru bütün algı köklerimi yanlış kullanılmış bir zirai ilaç gibi kurutmuştu. aslına bakılırsa bu sorunun benzerini kendi kendime cevaplamaya çalışmıştım. birini hayatımdan sorgusuz sualsiz çıkarmam gerçekten sadece ona mı fayda sağlar diye. elbette hayır, hele "ben kimse ile mutlu olamıyorum dolayısıyla kimse de benimle mutlu olamaz" cümlesini yaşadığım her ilişkinin sonuna nokta diye koyarken. ve koyduğum bu noktalar, bir sonraki ilişkimde "nasıl tükeneceğiz" sorusuna cevap aratıyordu henüz karşımdakini dahi tanımadan. bir ilişkiyi nasıl sürdüreceğim değil, nasıl bitireceğimi kurguluyordum hep. ve eğer karşımdakinin ilişkiyi bitirdiğimizde -ki buna aslında daha çok ben karar veriyordum- ilişki bitene kadar bana çok bağlanıp benden çok üzüleceğini anladığımda karşımdakine iyilik yapıp çekiliyordum semalarından. aramızdaki ilişki sandığımız şeyin devam ederse kendilerini daha mutsuz edeceğime inandıklarıma duyduğum romantik değil insani sevginin hediyesiydi onların huzurlarından ayrılmam. çünkü benim için fark etmiyordu, iki türlü de, onlarla ya da onlarsız, ne mutluydum ne de mutsuz.

CuZn

"sana yazamamamı anlatabildiğim en büyük düzlem olan şaşkınlığımı senin çok renkliliğinle sebepledim. yanındayken zaman kaybı olarak gördüğüm uyuma eylemine şuan gözlerimi kapattığımda başımı dizlerine koymamla iştirak etmek en huzurlu hayalim. yüzündeki ufacık bir gülümsemeye sebep olacak her kelimem bir yaratıcının, sadece icra ettiği sanatıyla, aldığı ödül kadar gururum. bir de yokluğun tabi, depresyonum, melankolim, arabeskim. varlığın, var olma gücüm, yokluğun, yok olma arzum. gözlerinin ancak senin ismini verirsek tanımlayabileceğimiz rengi, yalnız tadına varınca algılayabildiğim dudaklarının kehaneti, bütün varlığınla kozmik bir uyum sağlayan kokun hayatımdaki en büyük bilinmezlerim. yıllar sonra döndüğün köyünde henüz 3 yaşında tanıştığın tarlanızın ortasında tek başına duran söğütü nasıl birebir aynı bulduysan gençliğinin manzarasında, hissettiklerim lütfuna milim oynamıyor evreninin uzay-zaman eğrisinde. hem de o grafikte pikini ilk anından yapmış, hüzün, öfke, mutluluk, korku ve yastık ortağım,  hayatımın kalanı, çocuklarımın anası, çok kırılmış hayalgücümün kohezifi. bütün zamanlardan bu zamanda, bütün evrenlerden bu evrende, bütün ülkelerden bu ülkede olman zaten varlığıma bahşedilmiş bir armağanken bir de bana "seninim" demen akıl üstü maharetin."

aşk yarınlarımızdan ödünç aldığımız mutlulukmuş...

şimdi, senden miras aşkımızın hayaletine sarılıp, siyah beyaz rüyalara uyuyorum. az önce kalbi alınmış bir donör gibi hissiz, buna rağmen yorgunum. neye üzüleceğimi bilememe belirsizliğimin yorgunluğu bu. sadece seninle biten ilişkime değil, bütün ilişkilerime üzülüyorum. seni son yolculuğunun nihai noktası olan eski sevgililer mezarlığına uğurladığım zaman, mezar taşlarında yazan bütün isimlerle beraber yaşadıklarımın videosu dönüyor nereye baksam her biriyle. hemen küsme eski sevgililerimden bahsettim diye, sırtımda ki yük senin.

aşk hedonizm fitiliymiş,
ancak etkisi geçtiğinde anlaşılıyor göte bir şey girdiği.

30 Ağustos 2014 Cumartesi

mutluluk

yahu bu meret bu kadar güzel bir şeymiş bana niye söylemiyorsunuz oğlum. niye bunu uzun uzun anlatmıyorsunuz. yıllarca peşinden koşup koşup erişemeyip vazgeçtiğimde neden karşı çıkmıyorsunuz?

bilen bilir, enerjimi ilhamımı kararlarımı mutsuzluktan beslerim. şimdi böyle aniden, hani hiç beklemezken, bilmez, şehir efsanesidir diye yorumlarken lap diye kaşıma çıktı mutluluk. lap, suratımın ortasına inip ağzımı burnumu yamultan bir yumruk oldu. dağınık, pis, kirli, kokmuş, tırnakları, sakalları uzamış yakalandım. ben hiç beklemiyordum ki mutlu olmayı. misal şimdi ne müzik dinleyeceğim diye önümdeki listeye bakıyorum, bir şey bulamıyorum. mutlu şarkı mı olur akaminko diyen adamdım ben. bildiğin müzik cahiliymişim, hiç anlamıyormuşum müzikten, arabesk ney lan.

o değil de pembe bence de çok güzel bir renk.

ve bu dönüşüm aylar yıllar sonunda değil, sadece 3 günde vuku buldu. 6 günde evreni yaratan tanrı bile beni 3 günde mutlu edemezdi, bir insan nasıl böyle bir güce sahip olabilir ki? hayatımda iyi olan ne varsa bilsin, ne kadar sevdiğim arkadaşım varsa tanışsın, ne kadar hayalim varsa içinde olsun istiyorum artık. aşamıyorum. beynimin masa üstünde kocaman bir fotoğrafı var, bakıyorum, gülümsüyor; dayanamıyorum ben de gülüyorum, budur sebebi aptal sırıtmamın. herşey daha berrak sanki, koşsam daha hızlıyım, konuşsam daha mantıklı... aklımdan geçen her fikir ya içinde bulunduğum bu pozitivizm dönemi yüzünden çok mantıklı geliyor ya da artık yaşadığım her andan daha zekiyim.

15 Nisan 2014 Salı

"ağanın inadı engin çıkmıştır"

bak bir kere hiç unutmuyorum -tatava yapma, ben unuttuğum şeyleri de anlatabiliyorum-, sene ya 72'nin ya 76'nın sonbaharı. yok yok, 74'nün kışını yeni terk etmişiz. anam evleneyim diye etmediği tehdidi bırakmıyor, babam oğlum hani sen bilirsinci ama dışarıda "evlenmedi bu çocuk" diye hayıflanıyor, kim bilecek akaminko. birilerini söylüyorlar, "git gör, tanış ne olacak, ne kaybedersin oturup bir çay içseniz" gibi klişelerle emdiğim sütü ziyan ediyorlar, direniyorum yok diyorum yine, karışmayın. gidiyorum arkadaşlarıma dert yanıyorum, onlar da benden taraf değiller; "evlen oğlum sen de işte" diyorlar. yaw he he, deyip ilgisiz görünsem de bir yanda aile, bir yanda arkadaş baskısı düşündürtüyor. geçiyorum birgün aynanın karşısına halime bakıyorum, kim girse hayatıma hep hezimet, hep bozgun, hep hüsran, hep perişan. bir tanesi de çıkarken babasının hayrına, anasının yüzü suyu hurmetine, ölmüşlerinin canına, allahının rızasına şöyle bir derleyip toparlasa... zaten genellikle haberim olmadan terk ediliyorum sonra celpler geliyor, haliyle geç kalıyorum. herşeye, herkese, her zamanda... 60'larda, 70'lerde yaşadıkları ne sürattir hiç kavrayamıyorum. yani senin anlayacağın sevip sevip üzülüyorum, sevip sevip üzülüyorum... ben seviyorum onlar üzüyor, onlar üzüyor ben seviyorum. sevmek bütün olumlu anlamlarını kaybediyor nihayetinde lügatımda. hah işte bu noktadan daha güzel orjini olamaz bu hikayenin -senin de başını ağrıttım kızım ama annenle nasıl tanıştığımızın hikayesi bu da değil-. çok uzun süre düşündüm az sonra anlatacaklarımı, kafa patlattım, dönemin şartlarında yüzlerce formül çıkardım, birşeye benzedi sonunda. yani kızım, aynadaki zahirine "sevmekten ne hayır gördün ki?" diye soran babanın, aşık olmadan nasıl aşk acısı çektiğini öğreneceksin.

17 Ocak 2014 Cuma

see you soon


adettendir: coldplay - see you soon

en uçurtması uçmayandım ben,
en son benim sigaram yanar,
en geç ben cevap alırdım sorularıma.

halbuki en aceleci bendim.

en hayalleri hayalperest,
en gerçekleri yalan,
en oksimorondum.

halbuki sendin tek derdim.

şimdi,
sadece,
ikimizin olabileceği bir gezegene gidelim,
mesela b612.
ne desem duyarsın ya,
ne nefes versem...
ama bence,
yine anlamazsın.

özlüyorum seni.

29 Ağustos 2013 Perşembe

haliotis

bu şarkıyı burada paylaşmasam muhtemelen çıkmaz hayatımdan:
mohsen namjoo - toranj

sen, kendin olduğunda ne kadar kolaysa herşeyi aşman,
ben, sensiz olduğumda o kadar zor herhangiye başlamam.

saklambaç oynarken perdenin arkasına saklanan çocuğum,
kaybolmamak için annemin eteğine sarılmışlığım da var.
muhtemelen eşdeğer korkulardı o zamanlar,
sobelenme ve kaybolmalar.

annemle babam kavga ettiklerinde de korkuyordum,
kardeşime birşey olacak diye de.
karanlıktan,
silah seslerinden,
örümceklerden,
binamızdaki, intihar eden kızın dairesinin önünden geçmekten...

artık hepsi kadar biber gazı,
"sensizlikfobia"m var.
geri kalanlar
butik, kart korkular.

hani yeni telefonunu
ilk kez düşürürken yere elinden,
zaman yavaşlar,
telefonla yaşadıklarının film şeridi gelir,
gider ömür ömründen.
yine elimden,
kayıp gidişini
aynı vakarla izliyorum şimdi.

güneşe vurgun çocuğum.
güneşin batışı,
telefonun düşüşü,
sana veda,

çaresiz...

8 Mayıs 2013 Çarşamba

serçedes



nerede başladığını bilmediğimden, nereden başlanacağını bilmiyorum. maria hakkında pek çok dedikodu geçiyor beynim ile kalbim arası yokuşlarda ama hiçbirinin aslı, dayanmak için sağlam bir konsol oluşturmuyor.  bu hikayeye çok öncelerden başladığımı sonraları keşfedebiliyorum ancak. bir sabah, pazar kahvaltısı tadındaki rüyalar ile uyandım dimağımda.

     dünyadaki huzursuzluğa yin olarak gönderilen yüzün, benim tanrıya inanma sebebim. sen benim kutsal suyumsun, gözlerini her gözlerime değdirdiğinde, gençlik çeşmesine düşmüşüm gibi yeniliyor hücrelerim kendini. tanrım! yüzüne bakamıyorum, ağlatıyor beni. neden akıyor gözyaşlarım bilmiyorum. mutluluk, huzur, korku, hüzün… hepsi. ağlıyorum. yüzüne bakıp ağlıyorum. bir tabii çekingen uzun ayaklı filler ya da akan saatler eğilimli rüyalar görmeyi dilesem de böyle bir rüya gördüğüm için akromatik beynime teşekkür ediyorum.

kalkmamı söyledi. oysa bunları ona söylemek için uyanmıştım, bırakmıştım rüyamı sanki. kolumu çekip bana “kalk yataktan” dedi. bir bakışla verilebilecek tüm merhameti verdim ona, kolunu yakalayıp yatağa çektim, kendini hemen bıraktı, küçük bir kız çocuğu gibi kikirdeyip. üstünde beyaz geceliği vardı hala, kendisine bunu giymemesini söylemiştim. zehirliyordu beni o geceliği ile güzelliği. hiçbir kadını beğenmiyordum, bakmıyordum bile etrafımdakilere. onsuz olduğumda her şey bana onu hatırlatıyordu. ve o geceliği giydiğinde güzelliğin sınırları çizilmiş oluyordu insanlık için. yüzü bana dönük yanıma yattı, başını yastığıma koyup. yine ağlayacak gibi oldum. mutluluk buydu işte. pürüzsüz bembeyaz teni, kocaman, kahverengi gözleri, yanağında ki “beni buradan öp” diye bağıran beni, her biri kalbime saplı bir ok olan kirpikleri, o pembe, çok hafif pembe dudakları, belli belirsiz tebessümü ile ağlatacak oluyordu beni. bense bunu huzur diye çeviriyordum kendi lisanıma. savaşlar bitsin diye gönderilmişti görenin öldürme genini yok eden yüzü. kalktı yeniden, “hadi gitmem lazım” dedi. kalmasını istiyordum, biraz daha duralım böyle dedim. dinlemedi. biliyordum sevmiyordu beni, bu durumu hiçbir şeye dayandıramıyordum ama biliyordum, sevmiyordu beni. bir rüya gibiydi, zaten rüyaydı.

uyandım, çok gerçek bir rüyadan, çok zahir bir hayata. yastığımda salyalarımdan oluşan ıslaklığı hissettim. rüyamda ki hayatı yaşamayı istedim bir anlığına ve bu bir an zamanın en küçük değil de en büyük parçası oldu benim için. tekrar o evrene dönerim umuduyla gözlerimi kapatıp uyumayı denedim. uyuyamadım. rüyamın etkisinde kalmıştım. hatta onu bırak bizzat aşık olmuştum rüyamdaki o yüze. sonra birden bire, bir detay geldi aklıma rüyamdan hediye, tam uyanırken bana bir şey söylemişti. sanki rüyalar aleminden bu dünyaya dönerken beni koridorda yakalayıp kapıdan bağırmıştı. “beni çok güldüreceksin.” düşünüyordum, o kimdi ki ben onu çok güldürecektim, ne zaman olacaktı, nasıl olacaktı.

o gelince... boşluk doldurmacadır ya güya aşk, dolu sandıklarımı da doldurdu. gelmesi için ısrar etsem de o istemeden bu ısrarın bir faydası olmayacağını biliyordum. öteki taraftan henüz bilmiyordum gönlümün onun biriminde çalışan ibresinin neyi gösterdiğini. önce uğramayacak sandım çoraklığıma yaşadığım şehre gelince de öyle olmadı, ulaştı bana yağmurlu bir günde, 31 gün süren aylardan biriydi. görüşebilmemiz için bir taksi durağını işaret etti bana, “hızlı davran zamanımız kısıtlı” dedi bir de. “e bu muydu peki benim sen geleceksin diye kurduğum hayallerim?” diye soracaktım da, sormadım. Bindim serçedes’e, “kemerini bağla, yağı kontrol et” dedikten sonra “heyecanını da yen artık” dedi bana. sağ olsun en hareketli şarkıları çaldı yol boyunca. derken vardık maria’nın işaretlediği durağa. beni bir taksi gibi durdurdu ki kendisini beş yıldır görmüyordum. evet evet, beş yıldır görmediği insanlara taksici gibi davranmak huyuydu onun. keşfe çıktık, nefes aldığımız şehirle birbirimizi. bana çok soru sorduğumu söyledi, ben de ona çok cevap vermediğini söyledim. bana çok mükemmeliyetçisin dedi, ben de ona nesnelere çok anlam yüklüyorsun dedim. nereden bakarsan bak, analiz ediyorduk birbirimizi, kafa yoruyorduk. söylediği gibi kısa kalmadı yanımda, sanırım sıkılmaktan korktu da bir önlem olarak tuttu erken kalkması gereğini cebinde. ve gitme zamanı geldi, hiç sürmediğim kadar yavaş sürüyordum arabayı. ikimizde susmuş birbirimizin suskunluklarını dinliyorduk. suskunluğu da çok güzeldi. ancak ben bozdum sessizliği, bir şiir okuyarak. “yüzün en güzel renklere ev sahibi/ bir ressamın paleti gibi/ ismin anıldığında/ ulaşır gözlerimle hayallerim arasında kalan bölgeye/ gerçekle rüyanın tam ortasına.” ahmet telli’nin bu şiir dedim. “hayallerimden ve rüyalarımdan daha güzeldin/ ve gerçektin/ anladım ki/ tanrı benden daha zevkli” bu da ahmed arif dedim. inandı. sonra sustum, yine susuştuk. geldik kalacağı yerin önüne. İndi arabadan, gitti. o an anladım ki, bu gitmek, gitmek değildi düpedüz kelepçeleyip ellerimi peşinden sürüklemekti. pek çok şeyi onu bıraktığım yerde bırakarak, onunla geçen zamanı beynimin silinmeyecek anılar klasörüne koyarak, döndüm eve. 

ertesi gün aradı, beraber kahvaltı yapalım diye, koşa koşa indim aşağıya arabaya binmek için. yüz metre atletleri “çıkın” diye patlayan silahın sesini nasıl bekliyorlarsa öyle bekliyordum zaten aramasını. yanına gittiğimde beni görünce gülümseyen yüzü, bir yerden bir yere ulaştım diye bana verilen en büyük hediye oldu. kahvaltı yaptık, konuştuk, sustuk, baktık. o kadar, onunla yaşanılanları beynimin bir köşesine kazımak için çaba gösteriyordum ki anı kaydetmekten söylemek istediklerimi doğru aktaramıyordum. cümle bozukluklarımla dalga geçerken onu keyifli görmek mutluluk veriyordu. onunla olmak o kadar güzeldi ki.

sanırım geldik, yaşadıklarımızın ve anlattıklarımın en zayıf yerine. ben ona aşık oldum ki o sırada bu hikayeye ismini veren arabayı düzeltmeye çalışıyordum sürttüğüm bariyerlerden. tabelalarda gösterilen, gidilmesi gereken hızdan 3 kat daha hızlı sürüyordum. onunkini ve kendi hayatımı riske atıyordum. o yanımda kahkahalar atıyordu. ben direksiyonla cebelleşirken hayatlarımız için, o gülüyordu. ve bu anda yeni bir başlık açılıyordu hayatımın seyir defterinde, aşk diye. kazada geçirdiğim şoktan dolayı ya da kahkahasında barındırdığı eşsiz nağmeden dolayı değil. kahkahasıyla beni  “kalk bak hala yaşıyoruz, mutlu olmalısın” diye derin bir şoktan uyandırmasından dolayı da başlamıyordu bu hikaye. başlamıştı zaten. sadece ben büyük bir parçasından eksiktim aşk bütününün. rüyamda gördüğüm kadına aşıktım zaten, başka biriyle değiştiremeyecek kadar sadıktım. o maria’ydı. rüyalar aleminden çıkarken “beni çok güldüreceksin” diye bağırmıştı. onun yüzüydü o rüyada gördüğüm, onun yüzüydü tanrıya inanma sebebim, onun yüzüydü tanrının iyilik diye dünyaya gönderdiği. yanımda oturuyordu, kahkaha atıyordu, bense bir türk filmlerinden fırlamış dikkatsiz, kaza yapan bir jön gibi direksiyonu çeviriyordum, hayatlarımız için. uyandım.

tabii ki hikayenin en mutlu yerinin bu kısmı olduğunu kestiriyorsunuz: “yazar daha önceden rüyasında görüp de aşık olduğu maria’sına bir kaza sonrası tekrar aşık oldu. rüyalarındaki kızı buldu.” mükemmel bir aşk hikayesinin, mükemmel başlangıcı. lakin öyle değil. normal düzende ilerleyecek bir hikayede yapılması gereken şey, yazarın serçedes’i müsait bir yere çekip arabadan inip arabanın yaralandığı yere bakıyormuş gibi yapıp maria’ya aşkını itiraf etmesi olurdu. sonra birbirlerine sarılırlar maria da bir papağan gibi söylerdi ona aşık olduğunu. öyle olmadı, çünkü bu sıradan ve mükemmel bir aşk hikayesi değildi. arabayı sürmeye devam ettim, maria’ya kaza hakkında bir iki şey söyledim, sıradanlığıma devam edip. endişeliydim, terliyordu ellerimin içi. fakat bu endişenin kaza ile en ufak bir ilgisi yoktu.

bir rüya nasıl gerçek olabilirdi ki? hele bir de bunu yaşayan koyu bir materyalistse. maria’yı düşündüm, yanımdaydı. istediğim an yüzüne bakabiliyordum, hatta aşkımı itiraf etsem, elini tutup, sarılıp öpebileceğimden de emindim. yanağındaki o eşsiz bene bakıyordum bir alkol bağımlısının green label’a baktığı gibi. bana kalsa louvre’da ki mona lisa tablosunu indirir, maria’nın beni’ni asardım oraya. konuşuyordu yüzündeki ben, “öp beni buradan diye konuldum ben buraya” diyordu bana. uzun uzun ve merakla kendisine bakmam dikkatini çekti. bana bakıp kaşlarını yukarı kaldırarak gülümsedi. sonra tekrar önüne döndü. biliyordum tam olarak sevmiyordu beni ama bu tanının hiçbir semptomu yoktu. rüyamdaki gibi. bulmuştum rüyamdaki kızı ve anlamıştım rüyalarımı kaybettiğimi.

hiçbir şey konuşmadık bir müddet, o, yaptığım kazanın şokunun devam ettiğini sandı. ben de kaza hakkında konuşmaya devam ederek bu sanrısını güçlendirdim onun nezdinde. hatta “biz beraber çok güzel bir gün geçirdik, kazanın bunun önüne geçmesine izin vermeyelim” bile dedim. o da olur diye salladı başını. bunun dışında ona bir şey söylemek, bir sigara paketine 21. sigarayı yerleştirmek demekti. yerleştiremedim. sarıldı bana, bıraktıklarından habersiz, hastalığını bilmeyen bir taşıyıcı gibi. omuzlarımı tutup bana baktı. çok şey geçti içimden, çok şey söylemek, o ana, o anda çok şiir yazmak. hiçbirini yapmadım, titremelerini belli etmemeye çalıştığım dudaklarımla, “git” dedim. gülümsedi, evet yine yaptı, yaraladı her yerimi. gitti. bıraktım rüyalarımdaki kızı, rüyalarımı çalacaktı yoksa benden. her gece uyumak için sabırsızlanmamı, yatağa girdiğimde yorganı kafamın üzerine kadar çekip hayaller kurmamı, huzur içinde, mutlulukla onu görebileceğim için uykuya dalmamı, sabahları uyandığımda onu rüyamda göremediğim için içine düştüğüm melankoliyi, akşam olduğunda, uyumaya yaklaştığımda onu görme ihtimalime bir adım daha yaklaştığım için salgıladığım endorfini çalacaktı benden. onun yeri, ellerim, kollarım, dudaklarım değildi, beynimdi.

bir daha aramadım maria’yı, o da aramadı. aşkımı aşkıma, sevgimi sevgilime tercih ettim. her gece uyurken, kıpır kıpır oluyor içim hala, midem de kelebekler uçuşuyor rüyalarımın maria’sını görebilme ihtimalimle. her gece uyurken fazladan sıkıyorum parfümümü.