29 Ağustos 2013 Perşembe

haliotis

bu şarkıyı burada paylaşmasam muhtemelen çıkmaz hayatımdan:
mohsen namjoo - toranj

sen, kendin olduğunda ne kadar kolaysa herşeyi aşman,
ben, sensiz olduğumda o kadar zor herhangiye başlamam.

saklambaç oynarken perdenin arkasına saklanan çocuğum,
kaybolmamak için annemin eteğine sarılmışlığım da var.
muhtemelen eşdeğer korkulardı o zamanlar,
sobelenme ve kaybolmalar.

annemle babam kavga ettiklerinde de korkuyordum,
kardeşime birşey olacak diye de.
karanlıktan,
silah seslerinden,
örümceklerden,
binamızdaki, intihar eden kızın dairesinin önünden geçmekten...

artık hepsi kadar biber gazı,
"sensizlikfobia"m var.
geri kalanlar
butik, kart korkular.

hani yeni telefonunu
ilk kez düşürürken yere elinden,
zaman yavaşlar,
telefonla yaşadıklarının film şeridi gelir,
gider ömür ömründen.
yine elimden,
kayıp gidişini
aynı vakarla izliyorum şimdi.

güneşe vurgun çocuğum.
güneşin batışı,
telefonun düşüşü,
sana veda,

çaresiz...

8 Mayıs 2013 Çarşamba

serçedes



nerede başladığını bilmediğimden, nereden başlanacağını bilmiyorum. maria hakkında pek çok dedikodu geçiyor beynim ile kalbim arası yokuşlarda ama hiçbirinin aslı, dayanmak için sağlam bir konsol oluşturmuyor.  bu hikayeye çok öncelerden başladığımı sonraları keşfedebiliyorum ancak. bir sabah, pazar kahvaltısı tadındaki rüyalar ile uyandım dimağımda.

     dünyadaki huzursuzluğa yin olarak gönderilen yüzün, benim tanrıya inanma sebebim. sen benim kutsal suyumsun, gözlerini her gözlerime değdirdiğinde, gençlik çeşmesine düşmüşüm gibi yeniliyor hücrelerim kendini. tanrım! yüzüne bakamıyorum, ağlatıyor beni. neden akıyor gözyaşlarım bilmiyorum. mutluluk, huzur, korku, hüzün… hepsi. ağlıyorum. yüzüne bakıp ağlıyorum. bir tabii çekingen uzun ayaklı filler ya da akan saatler eğilimli rüyalar görmeyi dilesem de böyle bir rüya gördüğüm için akromatik beynime teşekkür ediyorum.

kalkmamı söyledi. oysa bunları ona söylemek için uyanmıştım, bırakmıştım rüyamı sanki. kolumu çekip bana “kalk yataktan” dedi. bir bakışla verilebilecek tüm merhameti verdim ona, kolunu yakalayıp yatağa çektim, kendini hemen bıraktı, küçük bir kız çocuğu gibi kikirdeyip. üstünde beyaz geceliği vardı hala, kendisine bunu giymemesini söylemiştim. zehirliyordu beni o geceliği ile güzelliği. hiçbir kadını beğenmiyordum, bakmıyordum bile etrafımdakilere. onsuz olduğumda her şey bana onu hatırlatıyordu. ve o geceliği giydiğinde güzelliğin sınırları çizilmiş oluyordu insanlık için. yüzü bana dönük yanıma yattı, başını yastığıma koyup. yine ağlayacak gibi oldum. mutluluk buydu işte. pürüzsüz bembeyaz teni, kocaman, kahverengi gözleri, yanağında ki “beni buradan öp” diye bağıran beni, her biri kalbime saplı bir ok olan kirpikleri, o pembe, çok hafif pembe dudakları, belli belirsiz tebessümü ile ağlatacak oluyordu beni. bense bunu huzur diye çeviriyordum kendi lisanıma. savaşlar bitsin diye gönderilmişti görenin öldürme genini yok eden yüzü. kalktı yeniden, “hadi gitmem lazım” dedi. kalmasını istiyordum, biraz daha duralım böyle dedim. dinlemedi. biliyordum sevmiyordu beni, bu durumu hiçbir şeye dayandıramıyordum ama biliyordum, sevmiyordu beni. bir rüya gibiydi, zaten rüyaydı.

uyandım, çok gerçek bir rüyadan, çok zahir bir hayata. yastığımda salyalarımdan oluşan ıslaklığı hissettim. rüyamda ki hayatı yaşamayı istedim bir anlığına ve bu bir an zamanın en küçük değil de en büyük parçası oldu benim için. tekrar o evrene dönerim umuduyla gözlerimi kapatıp uyumayı denedim. uyuyamadım. rüyamın etkisinde kalmıştım. hatta onu bırak bizzat aşık olmuştum rüyamdaki o yüze. sonra birden bire, bir detay geldi aklıma rüyamdan hediye, tam uyanırken bana bir şey söylemişti. sanki rüyalar aleminden bu dünyaya dönerken beni koridorda yakalayıp kapıdan bağırmıştı. “beni çok güldüreceksin.” düşünüyordum, o kimdi ki ben onu çok güldürecektim, ne zaman olacaktı, nasıl olacaktı.

o gelince... boşluk doldurmacadır ya güya aşk, dolu sandıklarımı da doldurdu. gelmesi için ısrar etsem de o istemeden bu ısrarın bir faydası olmayacağını biliyordum. öteki taraftan henüz bilmiyordum gönlümün onun biriminde çalışan ibresinin neyi gösterdiğini. önce uğramayacak sandım çoraklığıma yaşadığım şehre gelince de öyle olmadı, ulaştı bana yağmurlu bir günde, 31 gün süren aylardan biriydi. görüşebilmemiz için bir taksi durağını işaret etti bana, “hızlı davran zamanımız kısıtlı” dedi bir de. “e bu muydu peki benim sen geleceksin diye kurduğum hayallerim?” diye soracaktım da, sormadım. Bindim serçedes’e, “kemerini bağla, yağı kontrol et” dedikten sonra “heyecanını da yen artık” dedi bana. sağ olsun en hareketli şarkıları çaldı yol boyunca. derken vardık maria’nın işaretlediği durağa. beni bir taksi gibi durdurdu ki kendisini beş yıldır görmüyordum. evet evet, beş yıldır görmediği insanlara taksici gibi davranmak huyuydu onun. keşfe çıktık, nefes aldığımız şehirle birbirimizi. bana çok soru sorduğumu söyledi, ben de ona çok cevap vermediğini söyledim. bana çok mükemmeliyetçisin dedi, ben de ona nesnelere çok anlam yüklüyorsun dedim. nereden bakarsan bak, analiz ediyorduk birbirimizi, kafa yoruyorduk. söylediği gibi kısa kalmadı yanımda, sanırım sıkılmaktan korktu da bir önlem olarak tuttu erken kalkması gereğini cebinde. ve gitme zamanı geldi, hiç sürmediğim kadar yavaş sürüyordum arabayı. ikimizde susmuş birbirimizin suskunluklarını dinliyorduk. suskunluğu da çok güzeldi. ancak ben bozdum sessizliği, bir şiir okuyarak. “yüzün en güzel renklere ev sahibi/ bir ressamın paleti gibi/ ismin anıldığında/ ulaşır gözlerimle hayallerim arasında kalan bölgeye/ gerçekle rüyanın tam ortasına.” ahmet telli’nin bu şiir dedim. “hayallerimden ve rüyalarımdan daha güzeldin/ ve gerçektin/ anladım ki/ tanrı benden daha zevkli” bu da ahmed arif dedim. inandı. sonra sustum, yine susuştuk. geldik kalacağı yerin önüne. İndi arabadan, gitti. o an anladım ki, bu gitmek, gitmek değildi düpedüz kelepçeleyip ellerimi peşinden sürüklemekti. pek çok şeyi onu bıraktığım yerde bırakarak, onunla geçen zamanı beynimin silinmeyecek anılar klasörüne koyarak, döndüm eve. 

ertesi gün aradı, beraber kahvaltı yapalım diye, koşa koşa indim aşağıya arabaya binmek için. yüz metre atletleri “çıkın” diye patlayan silahın sesini nasıl bekliyorlarsa öyle bekliyordum zaten aramasını. yanına gittiğimde beni görünce gülümseyen yüzü, bir yerden bir yere ulaştım diye bana verilen en büyük hediye oldu. kahvaltı yaptık, konuştuk, sustuk, baktık. o kadar, onunla yaşanılanları beynimin bir köşesine kazımak için çaba gösteriyordum ki anı kaydetmekten söylemek istediklerimi doğru aktaramıyordum. cümle bozukluklarımla dalga geçerken onu keyifli görmek mutluluk veriyordu. onunla olmak o kadar güzeldi ki.

sanırım geldik, yaşadıklarımızın ve anlattıklarımın en zayıf yerine. ben ona aşık oldum ki o sırada bu hikayeye ismini veren arabayı düzeltmeye çalışıyordum sürttüğüm bariyerlerden. tabelalarda gösterilen, gidilmesi gereken hızdan 3 kat daha hızlı sürüyordum. onunkini ve kendi hayatımı riske atıyordum. o yanımda kahkahalar atıyordu. ben direksiyonla cebelleşirken hayatlarımız için, o gülüyordu. ve bu anda yeni bir başlık açılıyordu hayatımın seyir defterinde, aşk diye. kazada geçirdiğim şoktan dolayı ya da kahkahasında barındırdığı eşsiz nağmeden dolayı değil. kahkahasıyla beni  “kalk bak hala yaşıyoruz, mutlu olmalısın” diye derin bir şoktan uyandırmasından dolayı da başlamıyordu bu hikaye. başlamıştı zaten. sadece ben büyük bir parçasından eksiktim aşk bütününün. rüyamda gördüğüm kadına aşıktım zaten, başka biriyle değiştiremeyecek kadar sadıktım. o maria’ydı. rüyalar aleminden çıkarken “beni çok güldüreceksin” diye bağırmıştı. onun yüzüydü o rüyada gördüğüm, onun yüzüydü tanrıya inanma sebebim, onun yüzüydü tanrının iyilik diye dünyaya gönderdiği. yanımda oturuyordu, kahkaha atıyordu, bense bir türk filmlerinden fırlamış dikkatsiz, kaza yapan bir jön gibi direksiyonu çeviriyordum, hayatlarımız için. uyandım.

tabii ki hikayenin en mutlu yerinin bu kısmı olduğunu kestiriyorsunuz: “yazar daha önceden rüyasında görüp de aşık olduğu maria’sına bir kaza sonrası tekrar aşık oldu. rüyalarındaki kızı buldu.” mükemmel bir aşk hikayesinin, mükemmel başlangıcı. lakin öyle değil. normal düzende ilerleyecek bir hikayede yapılması gereken şey, yazarın serçedes’i müsait bir yere çekip arabadan inip arabanın yaralandığı yere bakıyormuş gibi yapıp maria’ya aşkını itiraf etmesi olurdu. sonra birbirlerine sarılırlar maria da bir papağan gibi söylerdi ona aşık olduğunu. öyle olmadı, çünkü bu sıradan ve mükemmel bir aşk hikayesi değildi. arabayı sürmeye devam ettim, maria’ya kaza hakkında bir iki şey söyledim, sıradanlığıma devam edip. endişeliydim, terliyordu ellerimin içi. fakat bu endişenin kaza ile en ufak bir ilgisi yoktu.

bir rüya nasıl gerçek olabilirdi ki? hele bir de bunu yaşayan koyu bir materyalistse. maria’yı düşündüm, yanımdaydı. istediğim an yüzüne bakabiliyordum, hatta aşkımı itiraf etsem, elini tutup, sarılıp öpebileceğimden de emindim. yanağındaki o eşsiz bene bakıyordum bir alkol bağımlısının green label’a baktığı gibi. bana kalsa louvre’da ki mona lisa tablosunu indirir, maria’nın beni’ni asardım oraya. konuşuyordu yüzündeki ben, “öp beni buradan diye konuldum ben buraya” diyordu bana. uzun uzun ve merakla kendisine bakmam dikkatini çekti. bana bakıp kaşlarını yukarı kaldırarak gülümsedi. sonra tekrar önüne döndü. biliyordum tam olarak sevmiyordu beni ama bu tanının hiçbir semptomu yoktu. rüyamdaki gibi. bulmuştum rüyamdaki kızı ve anlamıştım rüyalarımı kaybettiğimi.

hiçbir şey konuşmadık bir müddet, o, yaptığım kazanın şokunun devam ettiğini sandı. ben de kaza hakkında konuşmaya devam ederek bu sanrısını güçlendirdim onun nezdinde. hatta “biz beraber çok güzel bir gün geçirdik, kazanın bunun önüne geçmesine izin vermeyelim” bile dedim. o da olur diye salladı başını. bunun dışında ona bir şey söylemek, bir sigara paketine 21. sigarayı yerleştirmek demekti. yerleştiremedim. sarıldı bana, bıraktıklarından habersiz, hastalığını bilmeyen bir taşıyıcı gibi. omuzlarımı tutup bana baktı. çok şey geçti içimden, çok şey söylemek, o ana, o anda çok şiir yazmak. hiçbirini yapmadım, titremelerini belli etmemeye çalıştığım dudaklarımla, “git” dedim. gülümsedi, evet yine yaptı, yaraladı her yerimi. gitti. bıraktım rüyalarımdaki kızı, rüyalarımı çalacaktı yoksa benden. her gece uyumak için sabırsızlanmamı, yatağa girdiğimde yorganı kafamın üzerine kadar çekip hayaller kurmamı, huzur içinde, mutlulukla onu görebileceğim için uykuya dalmamı, sabahları uyandığımda onu rüyamda göremediğim için içine düştüğüm melankoliyi, akşam olduğunda, uyumaya yaklaştığımda onu görme ihtimalime bir adım daha yaklaştığım için salgıladığım endorfini çalacaktı benden. onun yeri, ellerim, kollarım, dudaklarım değildi, beynimdi.

bir daha aramadım maria’yı, o da aramadı. aşkımı aşkıma, sevgimi sevgilime tercih ettim. her gece uyurken, kıpır kıpır oluyor içim hala, midem de kelebekler uçuşuyor rüyalarımın maria’sını görebilme ihtimalimle. her gece uyurken fazladan sıkıyorum parfümümü.

23 Mart 2013 Cumartesi

bakır madenleri

bir kere şunu bir açın: minas de cobre - calexico

kurduğum cümlelerin öznesi olmaya değmiyorum.

yine de merak ediyorum,

sabah uyandığında ne kadar çapak gözlerin,
ne kadar mahmursun,
ilk çalışında uyanır mısın alarmı saatin,
kahvaltıda ne yer, ne içersin,
penceredeki güne göre değişir mi ruh halin?

bilirim parfüm sürmezsin,
yine de hangi çiçek kokar tenin,
sen hangisini seversin,
ne koktuğu da önemli mi bir çiçeğin senin için?

çok üşür müsün apartmandan çıktığında,
acır mısın önünden geçtiğin dilencinin,
selam verir misin her sabah servisinin şoförüne,
gülümser mi gözlerin her tanıdık için?

keman dinler misin,
tiyatroya gider misin,
ne kadar içersin,
ne kadarı yeterdir güzel kafan için,
kim gelir aklına o an,
ya da kim çıkmaz aklından,
kimdir tetikleyicisi arabeskinin?

miadı var mıdır hayallerinin,
yoksa her hayali biribirinden ayırır mısın,
ne kadar mutsuzsan ağlarsın,
kaç damla gözyaşı yeterli ağladım diyebilmen için?

bitirir misin her gece başucuna koyduğun suyu,
kafanı koyduğunda yastığa kapanır mı gözlerin,
dua eder misin herhangiye, herhangi için,
ne renktir pijamaların,
ne renktir rüyaların?

8 Şubat 2013 Cuma

bukalemun

hala bloğu takip edenler var. azimlerine hayranım. onlardan biri bugün doğmuş. iyi ki...



Önce ilk kahramanımızı tanıtayım size de hikâye refah kazansın. (Lavuğun teki bu. Lan dur otobiyografik yazacaktım ben. birinci tekil şahıs kullanayım. Anlatayım kendimi. Aşk denen zımbırtı ya da zümrüt benim hem her şeyim hem de hiçbir şeyim. Hem herkese âşık olabilirim hem de kimseye.  Hem ölebilirim âşık olduğum için hem de kılımı kıpırdatmam. Hem her an âşık olabilirim, hem de asla âşık olmam. Aslında aşkı en yoğun yaşadığım yerler bar masaları olur, yalnız gidip bir birayı bitirmeden ötekini istediğim.  O tekdüzelikte, sıkışmışlıkta ve kafayı hafiften bulup kurduğum hayallerden sıkıldığımda, güzel oldukları yönünde kendimi kandırdığım, önümden tuvalete gitmek için geçen hatunları keserim. Bakışıma karşılık aldığım zaman tuvalette oldukları müddetçe özlerim, o müddette aklıma getirdiğim binlerce sıfattan acaba hangisi ona yakışır diye düşündüklerimi. Öyle bir özlerim ki o lanet yere şaşı bak şaşır resmine verdiğim dikkatle bakarım, çıkarken bir daha görebilmek için zat-ı alleri. Ve çıkarlar o lanet yerden, cehennemde cezası bitmiş cennetime yeni ayak basan huriler kıvamında. Ve tekrar ve ısrarla ve umursuzca ve umut ederek dadanırım tekrar gözlerine. Kimisi karşılık verir yeniden, kendisine olan aşkımı bitiren bakışlarıyla. bir bakışla biter benim aşkım, özlemim. çekerim gözlerimi hafiften bayarak, birkaç adım önce “acaba hera’mı olsa yoksa athena’mı, bu çok güzel kesin helen bu.” dediklerimi. Çünkü elde etmiş olurum artık, götüm kalkar, defederim cennetimden. Ama bakmadıkları zaman, işte o zaman başlıyor benim hikâyem. Bara gelmemin bir anlamı oluyor. Bir bira daha istiyorum ötekini bitirmeden, köpüğü efkârlı olanlardan. Cham’da (bukalemunu bu şekilde kısaltmayı tercih ettim.) geçti masamın önünden ve tuvaletten çıktıktan sonra bana tekrar bakmayı tercih edenlerin sınıfına girdi. Diğerlerinden farklı olarak bana gözleri ile temas etmesine rağmen cennetimde kaldı. Çünkü ufak bir ayrıntı taşıyordu yanında ve o ayrıntıya “aşkım” diye hitap ediyordu.
Tanıştık kendisiyle sonra ve bir müddet her şey olması gerektiği gibi gitti (oralar çok sıkıcı anlatmaya gerek yok, geyiğe döner hikâye). Sonra o, kalbi bir organ gibi düşündüğümüzde uzak kaldı sevdiğinden bir ara. Ben de o ara sızı verdim kalbine. Her şeyi olması gerektiği gibinin bahanelerinde yaşıyorduk. Tabiri caizse, çok popüler olan adıyla; kankaydık. Lakin biz daha fazlasını yaşıyormuşuz gibi geliyordu bana ki geldiği yer, benim fedakârlık yapmaya başladığım yerdi.

c- hadi fotoğraf çekilelim.
k- olmaz, ben sevmiyorum fotoğraf çektirmek.
c- neden sevmiyorsun?
k- bu kadar çirkin bir suratın olsa sen de sevmezdin inan. Siz güzeller ne anlarsınız çirkinin halinden.
c- ben güzel miyim?
k- evet, hatta ileride kartvizitin olursa önüne gz. eklemeyi de sakın unutma.
c- yaa dalga geçme.
k- dalga geçmiyorum, kalp hastalarının sana bakmamaları gerek ve kalp damarlarımı tıkamaya başladın.
c- o kadar güzel miyim?
k- keşke sadece o kadar güzel olsaydın.
c- tamam işte benim güzelliğim örter, senin çirkinliğini, fotoğraf güzel çıkar.
k- çok şanslı bir adamım ben.

Ve çekti fotoğrafımızı, fedakârlık yaptım ona izin vererek. İlginçtir ki ben de güzel çıktım. Biz bir müddet daha böyle fotoğraflar çekip, böyle diyaloglara girdik, güzel ve çirkin masalı tandanslı. Bu günlerden bir gün onun doğum günü oldu. Hatta hediye bile yazdım ona. Veremedim. Onun yerine konuştuk saatlerce kendimiz üzerine.

c- bak bugün benim doğum günüm bana bir şeyler söylemek istemiyor musun?
k- doğum günün kutlu olsun.
c- sadece bunu mu söyleyebiliyorsun?
k- benden duymak istediğin her şeyi söyleyebilirim sana. Duymak istediklerini söyle, yeter.

Söyleyemedi. Ben de söyleyemedim. Aramızda ufak bir ayrıntı vardı ve o, o ayrıntıya “aşkım” diyordu.  Ve ara bitti. Gitmem gerekiyordu artık ki kalben ayrılacaktım ondan, kalbim bir organ değildi. Hiç bir şey değildi. Maddenin dördüncü haliydi, beşinci haliydi, yirmi beşinci haliydi. Madde değildi. O geceyi birlikte geçirdik, sanki dünyaya sırf o geceliğine inmişler gibi mutlu. Uzandık yan yana. Birbirimize baktık ama daha fazlası yoktu. Sadece bakıyorduk. Seslerimiz bile kirletmiyordu o anı, kısık bir ışık altında.  Oysa o kadar çok şey söylemek istiyordum ki. Hem bir rüyada gibiydim hem de kâbusta. Hiç o kadar güzel bir rüya görmemiştim ve hiçbir kâbusumda bu kadar boşa bağırmamıştım. Sonunda dayanamayıp sadece dudaklarına dokundum. Ve o bana yaptığımın tehlikeli olduğunu söyledi.

c- yaptığın çok tehlikeli.
k- tehlikeli mi?
c- evet hem de çok.
k- ne yapıyorsun, biliyor musun? Kendi halinde uslu uslu oturma odasında oyuncaklarıyla oynayan bir çocuğa “yatak odasına gitme orası çok tehlikeli” diyorsun. Ve çocuğun yatak odasına gitmemesini istiyorsun. Ama için rahat olsun çocuk yatak odasına gitmeyecek biliyor oranın tehlikeli olduğunu.

Sonra gitme vaktim geldi, kalben, beynen, ruhen, geride bırakarak. Şimdiye kadar o kadar şeyi bırakıp gidebilmişliğim hiç olmamıştı. Sonra gitme vaktim geldi. Daha çok gençti, hiç vakti değildi. Ölüm gibi gittim. Bitmedi hikâye ben gittim diye. Gelişme kısmına geçtik. “Bana ne yaptın sen diyordu?” gittikten sonra. Ben bir şey yapmamıştım. Ya da evet yapmıştım. Sonunda bulmuştum cennetimde cehennemden çıktığında gözlerime baktığı halde kalabilecek birini, “kızımız olur ileride, oğlumuz da olur, hatta oğlumuz olana kadar çocuğumuz olur, sonra büyür onlar, torunlarımız olur, kız da olur, erkek de olur, sonra ilk ben ölürüm, sen bizim evleri satıp satmamak arasında kalırsın, her gün gelirsin mezarıma, çiçek de getirirsin ama bilmezsin hangi çiçeği sevdiğimi, her gün bir çeşit, sonra yanımdaki mezarı ölmeden satın alırsın ve sen de ölürsün, yanıma gömülürsün ve işte al sana sonsuz mutluluk, sonsuz aşk” diyebileceğim birini. Ama olamazdık, aramızda ufak bir detay vardı ve o, o detaya “aşkım” diyordu. Ben bunu anlattım bir müddet ona, hatta aradı beni açmadım. Çok üzüldü. Hem de çok. Ben daha çok üzüldüm o bilmedi. Son öpücük kadar ani, pişman, ıssız gecenin sesi kadar yalnız, bir idam mahkûmunun ölümünü istediği kadar çabuk, rüzgâr kadar savruk, sandı kendini.  Değildi, İlk öpücük kadar heyecanlı, toy. Kalabalık bir gece kadar şatafatlı ve bir idam mahkûmunun umuduydu. Ama evet rüzgâr kadar savruktu.  İçimden fısıldadığım ismi, hangi kitaba hangi harflerle yazılırsa yazılsın, kimlerin ağzından duyulursa duyulsun, o fısıltı kadar anlatamayacaktı bana kendini. Yağmurdan kaçarken kafamın üzerine koyduğum değil, ceketimin altında sakladığım kitabımdı. Bilmedi. O ben üzülmüyorum sandı, anlatamadım. Mutluluğun anahtarı bende değildi. O ufak detay, hayal kırıklığı, kendisine benim verebileceğimden kat be kat fazla mutluluk verebilirdi. Uzaklaştırdım ondan kendimi. Onu özlemiyorum sandı, kendi gözyaşlarının sesinden benimkileri duyamadı, oysa kendisine şöyle bir mesaj atmaktan son anda vazgeçmiştim; “öteki yüzünü asla göremeyecek bir bıçak gibi özlüyorum seni.” Nasıl 100 kilodan fazlasını kaldıramıyorsam bu mesajı atmayı da kaldıramazdım, 3000 kiloydu. Onsuzken inşaata gidip kum elemekte buluyordum kendimi. Yeryüzünde yaptığım en huzurlu şeydi, namazımdı benim. Ama yorucuydu, anam ağlıyordu. On beşinci kürek ağırdı, on altıncı daha ağır, on yedi daha da ağır. Gittikçe ağırlaşıyordu. Tıpkı onu görmediğim günler gibi. Sonra o unuttu beni, onu unuttuğumu sanıp.  Mutlu edemezdim ben onu, onu değil hiç kimseyi mutlu edemezdim ben. Mutlu değildim. Sen böyle söylersen zaten mutlu olamazsın denilecek durumda dahi değildim. Sadece benim ülkemin vatandaşı olup benden bir şeyler bekleyen hiç kimseyi istemiyordum hayatımda. Bencil miydim evet, vaat ediyor muydum hayır. Böyle rahatlatıyordum vicdanımı, vaat etmediğimi söyleyerek kendime. Oysa başka şeyler söylüyordu dilim, karşısındakini de suçluyordu: “sana bakınca anladım ki, hiçbir dilenci öbürüne sadaka vermiyor”.

Sonra cham bir ara uzaklaştı yine kalben.  Ruhen de. O ara kendimi sundum ona. Benimle çok istediği ama bir türlü satın alamadığı oyuncağını elde ettiği zaman oynadığı gibi oynadı. Bıraktı sonra. Öyle olmasını istiyordum ben de. Mutlu olamayacaktı yoksa. Hala ara ara vakit geçirir, ben sarhoş olur ve ona âşık olurum. Ağzımdan dökülür ona layık cümleler. O mutlu olur, bunları başkasından duyduğuna. Sever çünkü cham kendini. Hatta ortak bir yönümüzdür, tek kalbi olan siyam ikizleri gibi aynı kişiye aşığızdır, ikimiz de ona aşığızdır. Ama onun kendisini sevmesini de severim ben, belki onun kendisini sevdiğinden daha çok sevdiğimdendir onu. Hikâye burada bitiyor. Bu kadar yaşandı çünkü belki de bitmedi. Ancak bitmeli. İkimiz de biliyoruz. Siz de biliyorsunuz, artık kaçınız buraya gelebildiyse. Ancak bitmeli. Aramızda ufak bir detay var ve o, o detaya “aşkım” diyor. Bir parantez açmışım en başlarda, açık kalmış, bizim ilişkimiz gibi. Kapanmalı. Size yaşadıklarımızdan daha gerçek bir hikâye anlattım. Parantezi kapattım.)