11 Şubat 2015 Çarşamba

aylin canik''le ayrıntı canbazlığı

ben de isterdim, 35 yaşında olmayı ve en büyük derdimin tek çocuğum kızım arjin'i "devlet okuluna mı göndereyim yoksa özel okula mı" olmasını; hani eşimle sevişemememi, onunla sevişmekten sıkılmamı, onun benimle sevişmekten sıkılmasını, bir üstümdeki müdürümün yerine geçmemem için mesleğim ve kariyerim adına biriktirip uyguladığım her adımı yok saymasını, kayın biraderimin bana ödemediği borcunu, kayın validemin evimizde geçtiği yerleşik düzenini umursamazdım bile. ama henüz kızım yoktu ve evli değildim. dolayısıyla bir borçlu kayın birader ve göçebe yaşama ayak uydurmuş bir kayın validem de yoktu. yalnızdım, en fazla, problemlerim vardı. benim ben olmamdan doğan problemler, benim var olmamdan.

ben de isterdim, ilk hastam şizofreni olsa ve uzansa önümdeki kahverengi deri kanepeye, bana hiç hayal edemediğim bir evreni(ni) anlatıp, arada hiç anlamadığım bir dili(ni) konuşsa ve ben ona, psikozları ile ilgili, klasik tavırla çocukluğundan sorular sorsam ve o sorular hep doğru sorular olsa -kimsenin sormadığı- ben sorsam o anlatsa, o onu anladığımı anlayıp verdiği her cevapta daha da açılsa, onun benim kendisini anladığını düşündüğünü düşünüp sorular sorsam ve nihayet psikanalitik zekamla karakterini bir yerlere oturtup problemlerini sıralasam ve çözemesem dahi konuştuğu şizofrenik lisanı aldığım notlarla "konuşamıyorum ama anlıyorum" mertebesine erişebilsem ve orada kalsam. nice hastalarım olsa yine de ben onu aşamasam.

ha aştım mı ilk hastamı, aşamadım. ben onu aşamadım. kendisi gelmeden öğrendim, çalıştığım şirketin üst düzey yöneticilerinden biriydi, ancak sekreteriyle randevulaştık. odama teşrif etmesinden çok önce hazırdım; kendisi belirlediğimiz tamı tamına saatte geldi, odamın kapısını iki kere vurup kapıyı açtı, ben de kendisine işe yeni başladığım için üzeri pek de kalabalık olmayan masamda önüme koyup bütün algılarımı esir almış kalın psikoloji kitaplarımdan birini hararetle okuyor ve onun kapı tıklamalarını duymayıp, kapıyı açması görsel algımı etkilediği için kendisine karşılık veriyormuşcasına bir bakış attım. "merhaba aylin hanım" dediği an bütün romantik-komedimden utandım, mahcup kaldım. kendini tanıttı, elimi sıkmak için uzandı. geçin oturun dedim, kahverengi kanepeyi gösterdim. "uzanayım mı" diye sordu, espri yapmıyordu aslında ciddiydi, ciddi değildi belki aslında yaptığı espriydi. "nasıl rahat ederseniz" dedim. ama psikolog refleksi, anladım, ben de onun ilkiydim. oturdu, heyecanlıydı, bacaklarını titretiyordu, ikisini birden. ben de heyecanlıydım, ilk hastamdı. hani yine bir staj dönemim olmuştu yapılanları izlemiştim, hastaları dinlemiştim ama bu başkaydı, tüm sorumluluk bendeydi. önümde zaten çok önceden  hazırladığım hiç kalem değmemiş defterimin sanki eski birini kapatıp yeni bir sayfasını açıyormuşcasına sanki kendisi benim ilk hastam değil başkaları da olmuşcasına göstererek sayfasını değiştirdim. o hala bacaklarını titretiyordu.

kanepeye oturup psikoloğuma baktım. "o bir şeyler söylemeli herhalde" diye düşünürken, sakin bir sesle "sizi buraya getiren ne" diye sordu. bu soruyu bekliyordum, hazırlıklıydım. "kendimi pek iyi hissetmiyorum, galiba fazla yalnız kalıp kendi düşüncelerimde boğuluyorum." bu cümleleri kurarken etrafıma rastgele bakıyordum, bir şeyler arar gibiydim ancak bulmayı umduğum hiçbir şey yoktu. rahatsızlığımı anlayıp "uzanırsanız bence daha rahat edersiniz" dedi. uzandım. masasından kalkıp kanepenin başındaki sandalyeyi 45 derecelik bir açıyla bana çevirerek yeni yerine geçti. tamamen görüş alanım dışındaydı. bir süre sustum. o da bir şey demedi, sanırım rahatlayıp hazır olmamı bekliyordu. işe yaramıştı, kanepenin konforu, odanın sessizliği, duvarların yeşil donuk rengi, abanoz kaplamalı dolaplar hiç beklemediğim kadar huzur vermişti bana. psikoloğuma yaşadıklarımı anlatmamam için hiçbir sebep yoktu.

"bir de rüya görüyorum. yani herkes rüya görür biliyorum da ben aynı rüyayı görüyorum. bazen ard arda iki gece bazen üç ayda bir. hangi hallerde gördüğümü çözemedim. bazen bu rüyayı görüp mutlu uyanıyorum, bazen korku dolu, bazen de mutsuz. tabi bu hisleri uyanır uyanmaz hissediyorum, gerçek hayata döndüğümde sadece rüyayı tekrar tekrar neden gördüğümün ve bilinçaltımın bana ne anlatmaya çalıştığının merakı kalıyor." son cümlemi kurduktan sonra psikoloğuma bakma ihtiyacı hissettim. gözlüklerini takmıştı. bir diğerinin üzerine attığı bacağını not defterine sehpa olarak kullanıyordu. kendisine baktığımı fark edince ufak bir gülümseme koydu yüzüne ve bu kas hareketleri bütünü kendisinin farkına varmamı sağladı. büyük bir suç işlemiş gibi beni önüme döndürdü bu farkındalık. bir süre durdum öylece. zamanla bağlantım kopmuştu, ne kadar durduğumu bilmiyorum. "rüyanızdan bahsetmek ister miydiniz?" diye sordu.

bir müddet yine sustu. belli ki rüyasından çekiniyordu, paylaşabileceği kadar güven kuramamıştı henüz benimle. kendisine verdiğim bir sessizlik kadar vakitte konuyu değiştirmeye karar verdi: "biliyor musunuz, geçen gün şöyle bir soru ile karşılaştım. "en son kime, neden iyilik yaptınız?" soru bana sorulmamıştı ancak ister istemez düşündüm. ne ile karşılaştım biliyor musunuz? en son birisine iyilik yaptığımda, onu hayatımdan çıkarıyordum." "birisini hayatınızdan çıkarırken bunun size değil de karşınızdakine bir lütuf olduğu gerçeğine nasıl vardınız?" diye sordum. soruyu bir müddet düşünüp anlatmaya başladı.

"bir ameliyathanedeyim. imgeler; kalın derzli beyaz fayanslar, sadece ameliyathanelerde görebileceğimiz tıbbi avize ve etrafımdaki insanlar. onların da bilindik kostümleri üzerilerinde; boneleri, maskeleri, eldivenleri, kimisininki kanlı, yeşil önlükleri. ameliyat masasına bakıyorum bir an orada kendimi bulacağımı düşünüyorum ancak ben değilim, annemin gençlik hali masada. kadıncağız bana gülümsüyor, doktorlar, hemşireler de gülümsüyorlar bana. yüzlerinde maskeleri olsa da, anlıyorum. ancak olan bitenin farkında değilim, anlayamıyorum ve ameliyathanenin penceresine gözüm takılıyor etrafıma bakarken. dışarıda görünecek bir şey yok ancak bir mıh saplanıyor beynime, babamın da hastanede olduğu aklıma geliyor. üst katlara çıkıyorum algım hızında, odasına giriyorum. yataktaki babamın görüntüsü günümüzdeki gibi ama rüyamda daha yaşlı olduğunu biliyorum. etrafında tanımadığım ancak arkadaşları olduğuna kanaat getirdiğim insanlar belli ki son kez görmeye gelmişler pederi. kendisini ziyaret etmeyeceğimi düşünüyormuş gibi şaşırıyor babam odadaki varlığıma. öbür yandan memnuniyeti gözlerinden okunuyor, beni gördükten sonra ölmeye artık hazırmış gibi bir gurur oluşuyor ifadesinde. sarılıyorum ona, kollarımda son nefesini verdiğini hissediyorum. ne yapacağımı, ne hissedeceğimi bilmiyorum. bağırmaya çalışıyorum o anda, olmuyor. gözlerimi sımsıkı kapatıyorum, açtığımda tekrar ameliyathaneye dönüyorum, annemin yanına. annem, doktorlar, hemşireler bıraktığım kadar neşeliler, gülümsüyorlar bana. tekrar pencereden dışarı bakıyorum, ameliyathanenin içinde harekete geçiyorum bu sefer. tekerlekli birşeyler beni yavaş yavaş ameliyathanenin kapısından geçiriyor. amerikan kapı açılıp dışarı çıktığımda yine tanımadığım bir sürü suret var etrafımda, hepsi bana gülümsüyorlar. nihayet tanıdık bir yüze rast geliyorum, babamın genç halini görüyorum, bana gülümsüyor. ağlıyorum ama gözyaşlarım akmıyor."

"birisini hayatınızdan çıkarırken bunun size değil de karşınızdakine bir lütuf olduğu gerçeğine nasıl vardınız?" buraya rüyamı anlatmaya gelmiştim fakat hiç beklemediğim bu soru bütün algı köklerimi yanlış kullanılmış bir zirai ilaç gibi kurutmuştu. aslına bakılırsa bu sorunun benzerini kendi kendime cevaplamaya çalışmıştım. birini hayatımdan sorgusuz sualsiz çıkarmam gerçekten sadece ona mı fayda sağlar diye. elbette hayır, hele "ben kimse ile mutlu olamıyorum dolayısıyla kimse de benimle mutlu olamaz" cümlesini yaşadığım her ilişkinin sonuna nokta diye koyarken. ve koyduğum bu noktalar, bir sonraki ilişkimde "nasıl tükeneceğiz" sorusuna cevap aratıyordu henüz karşımdakini dahi tanımadan. bir ilişkiyi nasıl sürdüreceğim değil, nasıl bitireceğimi kurguluyordum hep. ve eğer karşımdakinin ilişkiyi bitirdiğimizde -ki buna aslında daha çok ben karar veriyordum- ilişki bitene kadar bana çok bağlanıp benden çok üzüleceğini anladığımda karşımdakine iyilik yapıp çekiliyordum semalarından. aramızdaki ilişki sandığımız şeyin devam ederse kendilerini daha mutsuz edeceğime inandıklarıma duyduğum romantik değil insani sevginin hediyesiydi onların huzurlarından ayrılmam. çünkü benim için fark etmiyordu, iki türlü de, onlarla ya da onlarsız, ne mutluydum ne de mutsuz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

aylin canik''le ayrıntı canbazlığı

ben de isterdim, 35 yaşında olmayı ve en büyük derdimin tek çocuğum kızım arjin'i "devlet okuluna mı göndereyim yoksa özel okula mı...