8 Mayıs 2013 Çarşamba

serçedes



nerede başladığını bilmediğimden, nereden başlanacağını bilmiyorum. maria hakkında pek çok dedikodu geçiyor beynim ile kalbim arası yokuşlarda ama hiçbirinin aslı, dayanmak için sağlam bir konsol oluşturmuyor.  bu hikayeye çok öncelerden başladığımı sonraları keşfedebiliyorum ancak. bir sabah, pazar kahvaltısı tadındaki rüyalar ile uyandım dimağımda.

     dünyadaki huzursuzluğa yin olarak gönderilen yüzün, benim tanrıya inanma sebebim. sen benim kutsal suyumsun, gözlerini her gözlerime değdirdiğinde, gençlik çeşmesine düşmüşüm gibi yeniliyor hücrelerim kendini. tanrım! yüzüne bakamıyorum, ağlatıyor beni. neden akıyor gözyaşlarım bilmiyorum. mutluluk, huzur, korku, hüzün… hepsi. ağlıyorum. yüzüne bakıp ağlıyorum. bir tabii çekingen uzun ayaklı filler ya da akan saatler eğilimli rüyalar görmeyi dilesem de böyle bir rüya gördüğüm için akromatik beynime teşekkür ediyorum.

kalkmamı söyledi. oysa bunları ona söylemek için uyanmıştım, bırakmıştım rüyamı sanki. kolumu çekip bana “kalk yataktan” dedi. bir bakışla verilebilecek tüm merhameti verdim ona, kolunu yakalayıp yatağa çektim, kendini hemen bıraktı, küçük bir kız çocuğu gibi kikirdeyip. üstünde beyaz geceliği vardı hala, kendisine bunu giymemesini söylemiştim. zehirliyordu beni o geceliği ile güzelliği. hiçbir kadını beğenmiyordum, bakmıyordum bile etrafımdakilere. onsuz olduğumda her şey bana onu hatırlatıyordu. ve o geceliği giydiğinde güzelliğin sınırları çizilmiş oluyordu insanlık için. yüzü bana dönük yanıma yattı, başını yastığıma koyup. yine ağlayacak gibi oldum. mutluluk buydu işte. pürüzsüz bembeyaz teni, kocaman, kahverengi gözleri, yanağında ki “beni buradan öp” diye bağıran beni, her biri kalbime saplı bir ok olan kirpikleri, o pembe, çok hafif pembe dudakları, belli belirsiz tebessümü ile ağlatacak oluyordu beni. bense bunu huzur diye çeviriyordum kendi lisanıma. savaşlar bitsin diye gönderilmişti görenin öldürme genini yok eden yüzü. kalktı yeniden, “hadi gitmem lazım” dedi. kalmasını istiyordum, biraz daha duralım böyle dedim. dinlemedi. biliyordum sevmiyordu beni, bu durumu hiçbir şeye dayandıramıyordum ama biliyordum, sevmiyordu beni. bir rüya gibiydi, zaten rüyaydı.

uyandım, çok gerçek bir rüyadan, çok zahir bir hayata. yastığımda salyalarımdan oluşan ıslaklığı hissettim. rüyamda ki hayatı yaşamayı istedim bir anlığına ve bu bir an zamanın en küçük değil de en büyük parçası oldu benim için. tekrar o evrene dönerim umuduyla gözlerimi kapatıp uyumayı denedim. uyuyamadım. rüyamın etkisinde kalmıştım. hatta onu bırak bizzat aşık olmuştum rüyamdaki o yüze. sonra birden bire, bir detay geldi aklıma rüyamdan hediye, tam uyanırken bana bir şey söylemişti. sanki rüyalar aleminden bu dünyaya dönerken beni koridorda yakalayıp kapıdan bağırmıştı. “beni çok güldüreceksin.” düşünüyordum, o kimdi ki ben onu çok güldürecektim, ne zaman olacaktı, nasıl olacaktı.

o gelince... boşluk doldurmacadır ya güya aşk, dolu sandıklarımı da doldurdu. gelmesi için ısrar etsem de o istemeden bu ısrarın bir faydası olmayacağını biliyordum. öteki taraftan henüz bilmiyordum gönlümün onun biriminde çalışan ibresinin neyi gösterdiğini. önce uğramayacak sandım çoraklığıma yaşadığım şehre gelince de öyle olmadı, ulaştı bana yağmurlu bir günde, 31 gün süren aylardan biriydi. görüşebilmemiz için bir taksi durağını işaret etti bana, “hızlı davran zamanımız kısıtlı” dedi bir de. “e bu muydu peki benim sen geleceksin diye kurduğum hayallerim?” diye soracaktım da, sormadım. Bindim serçedes’e, “kemerini bağla, yağı kontrol et” dedikten sonra “heyecanını da yen artık” dedi bana. sağ olsun en hareketli şarkıları çaldı yol boyunca. derken vardık maria’nın işaretlediği durağa. beni bir taksi gibi durdurdu ki kendisini beş yıldır görmüyordum. evet evet, beş yıldır görmediği insanlara taksici gibi davranmak huyuydu onun. keşfe çıktık, nefes aldığımız şehirle birbirimizi. bana çok soru sorduğumu söyledi, ben de ona çok cevap vermediğini söyledim. bana çok mükemmeliyetçisin dedi, ben de ona nesnelere çok anlam yüklüyorsun dedim. nereden bakarsan bak, analiz ediyorduk birbirimizi, kafa yoruyorduk. söylediği gibi kısa kalmadı yanımda, sanırım sıkılmaktan korktu da bir önlem olarak tuttu erken kalkması gereğini cebinde. ve gitme zamanı geldi, hiç sürmediğim kadar yavaş sürüyordum arabayı. ikimizde susmuş birbirimizin suskunluklarını dinliyorduk. suskunluğu da çok güzeldi. ancak ben bozdum sessizliği, bir şiir okuyarak. “yüzün en güzel renklere ev sahibi/ bir ressamın paleti gibi/ ismin anıldığında/ ulaşır gözlerimle hayallerim arasında kalan bölgeye/ gerçekle rüyanın tam ortasına.” ahmet telli’nin bu şiir dedim. “hayallerimden ve rüyalarımdan daha güzeldin/ ve gerçektin/ anladım ki/ tanrı benden daha zevkli” bu da ahmed arif dedim. inandı. sonra sustum, yine susuştuk. geldik kalacağı yerin önüne. İndi arabadan, gitti. o an anladım ki, bu gitmek, gitmek değildi düpedüz kelepçeleyip ellerimi peşinden sürüklemekti. pek çok şeyi onu bıraktığım yerde bırakarak, onunla geçen zamanı beynimin silinmeyecek anılar klasörüne koyarak, döndüm eve. 

ertesi gün aradı, beraber kahvaltı yapalım diye, koşa koşa indim aşağıya arabaya binmek için. yüz metre atletleri “çıkın” diye patlayan silahın sesini nasıl bekliyorlarsa öyle bekliyordum zaten aramasını. yanına gittiğimde beni görünce gülümseyen yüzü, bir yerden bir yere ulaştım diye bana verilen en büyük hediye oldu. kahvaltı yaptık, konuştuk, sustuk, baktık. o kadar, onunla yaşanılanları beynimin bir köşesine kazımak için çaba gösteriyordum ki anı kaydetmekten söylemek istediklerimi doğru aktaramıyordum. cümle bozukluklarımla dalga geçerken onu keyifli görmek mutluluk veriyordu. onunla olmak o kadar güzeldi ki.

sanırım geldik, yaşadıklarımızın ve anlattıklarımın en zayıf yerine. ben ona aşık oldum ki o sırada bu hikayeye ismini veren arabayı düzeltmeye çalışıyordum sürttüğüm bariyerlerden. tabelalarda gösterilen, gidilmesi gereken hızdan 3 kat daha hızlı sürüyordum. onunkini ve kendi hayatımı riske atıyordum. o yanımda kahkahalar atıyordu. ben direksiyonla cebelleşirken hayatlarımız için, o gülüyordu. ve bu anda yeni bir başlık açılıyordu hayatımın seyir defterinde, aşk diye. kazada geçirdiğim şoktan dolayı ya da kahkahasında barındırdığı eşsiz nağmeden dolayı değil. kahkahasıyla beni  “kalk bak hala yaşıyoruz, mutlu olmalısın” diye derin bir şoktan uyandırmasından dolayı da başlamıyordu bu hikaye. başlamıştı zaten. sadece ben büyük bir parçasından eksiktim aşk bütününün. rüyamda gördüğüm kadına aşıktım zaten, başka biriyle değiştiremeyecek kadar sadıktım. o maria’ydı. rüyalar aleminden çıkarken “beni çok güldüreceksin” diye bağırmıştı. onun yüzüydü o rüyada gördüğüm, onun yüzüydü tanrıya inanma sebebim, onun yüzüydü tanrının iyilik diye dünyaya gönderdiği. yanımda oturuyordu, kahkaha atıyordu, bense bir türk filmlerinden fırlamış dikkatsiz, kaza yapan bir jön gibi direksiyonu çeviriyordum, hayatlarımız için. uyandım.

tabii ki hikayenin en mutlu yerinin bu kısmı olduğunu kestiriyorsunuz: “yazar daha önceden rüyasında görüp de aşık olduğu maria’sına bir kaza sonrası tekrar aşık oldu. rüyalarındaki kızı buldu.” mükemmel bir aşk hikayesinin, mükemmel başlangıcı. lakin öyle değil. normal düzende ilerleyecek bir hikayede yapılması gereken şey, yazarın serçedes’i müsait bir yere çekip arabadan inip arabanın yaralandığı yere bakıyormuş gibi yapıp maria’ya aşkını itiraf etmesi olurdu. sonra birbirlerine sarılırlar maria da bir papağan gibi söylerdi ona aşık olduğunu. öyle olmadı, çünkü bu sıradan ve mükemmel bir aşk hikayesi değildi. arabayı sürmeye devam ettim, maria’ya kaza hakkında bir iki şey söyledim, sıradanlığıma devam edip. endişeliydim, terliyordu ellerimin içi. fakat bu endişenin kaza ile en ufak bir ilgisi yoktu.

bir rüya nasıl gerçek olabilirdi ki? hele bir de bunu yaşayan koyu bir materyalistse. maria’yı düşündüm, yanımdaydı. istediğim an yüzüne bakabiliyordum, hatta aşkımı itiraf etsem, elini tutup, sarılıp öpebileceğimden de emindim. yanağındaki o eşsiz bene bakıyordum bir alkol bağımlısının green label’a baktığı gibi. bana kalsa louvre’da ki mona lisa tablosunu indirir, maria’nın beni’ni asardım oraya. konuşuyordu yüzündeki ben, “öp beni buradan diye konuldum ben buraya” diyordu bana. uzun uzun ve merakla kendisine bakmam dikkatini çekti. bana bakıp kaşlarını yukarı kaldırarak gülümsedi. sonra tekrar önüne döndü. biliyordum tam olarak sevmiyordu beni ama bu tanının hiçbir semptomu yoktu. rüyamdaki gibi. bulmuştum rüyamdaki kızı ve anlamıştım rüyalarımı kaybettiğimi.

hiçbir şey konuşmadık bir müddet, o, yaptığım kazanın şokunun devam ettiğini sandı. ben de kaza hakkında konuşmaya devam ederek bu sanrısını güçlendirdim onun nezdinde. hatta “biz beraber çok güzel bir gün geçirdik, kazanın bunun önüne geçmesine izin vermeyelim” bile dedim. o da olur diye salladı başını. bunun dışında ona bir şey söylemek, bir sigara paketine 21. sigarayı yerleştirmek demekti. yerleştiremedim. sarıldı bana, bıraktıklarından habersiz, hastalığını bilmeyen bir taşıyıcı gibi. omuzlarımı tutup bana baktı. çok şey geçti içimden, çok şey söylemek, o ana, o anda çok şiir yazmak. hiçbirini yapmadım, titremelerini belli etmemeye çalıştığım dudaklarımla, “git” dedim. gülümsedi, evet yine yaptı, yaraladı her yerimi. gitti. bıraktım rüyalarımdaki kızı, rüyalarımı çalacaktı yoksa benden. her gece uyumak için sabırsızlanmamı, yatağa girdiğimde yorganı kafamın üzerine kadar çekip hayaller kurmamı, huzur içinde, mutlulukla onu görebileceğim için uykuya dalmamı, sabahları uyandığımda onu rüyamda göremediğim için içine düştüğüm melankoliyi, akşam olduğunda, uyumaya yaklaştığımda onu görme ihtimalime bir adım daha yaklaştığım için salgıladığım endorfini çalacaktı benden. onun yeri, ellerim, kollarım, dudaklarım değildi, beynimdi.

bir daha aramadım maria’yı, o da aramadı. aşkımı aşkıma, sevgimi sevgilime tercih ettim. her gece uyurken, kıpır kıpır oluyor içim hala, midem de kelebekler uçuşuyor rüyalarımın maria’sını görebilme ihtimalimle. her gece uyurken fazladan sıkıyorum parfümümü.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

aylin canik''le ayrıntı canbazlığı

ben de isterdim, 35 yaşında olmayı ve en büyük derdimin tek çocuğum kızım arjin'i "devlet okuluna mı göndereyim yoksa özel okula mı...