10 Mayıs 2009 Pazar

monarch


sebebi bulanık,
ıstırabı berrak,
bir komadayım.
hangi dalımı tutsan kırılır.
senin sıcaklığını hiçbir mevsime değişmezken,
benim mevsimim hep sonbahardır.

birbirine kavuşamayan kar taneleriyiz,
yine de
bekliyorum şafağı,
uzak,
yine de
kalbimde aşkının gurultusu,
karnımda kelebekler.

1 Mayıs 2009 Cuma

mayıs sendromu

katalizörlerin etkisiyle, bu yıl pas geçeceğini umduğum mayıs sendromum, benden belirsiz bir zamanda ve mekanda henüz mayıs olmadan, 30 nisan'ın ilk saatlerinden başladı. ilkbaharın son ayında yaşadığım bu psikolojik bozuntuya en iyi de bir sonbahar şarkısı gidiyor: lake of tears - forever autumn. bu şarkı eşliğinde geçen sene pek çok melankolik yazı yazmıştım, bir örnek.

11 ayımın sultanı mayıs, boş bir kola kutusunun içine düşen hamamböceğinin karanlığında geçiyor benim için. sanki geriye kalan aylar yarı aydınlık iken bu deyus tam karanlık. herşey alabildiğine kötü. istediğim hiçbir sonuca ulaşamazken, istemediğim ve beklemediğim pek çok olay da beni buluyor. arkadaşlarımla, sevgililerimle olan ilişkilerim orta şiddetten başlayan depremler geçiriyor, üstümde gezen melankolik bulut sayesinde hiçbir şeyden zevk alamazken, hafif rahatsız edici travmasında yaşadığım ne varsa benim için cehennem azabına dönüşüyor. ne anne koynu sıcaklığı arıyorum, ne deniz kıyısında ya da ormanın içinde herkesten uzak bir tatili. hayatıma olduğu gibi devam ediyorum. çünkü hiçbir tatilin bu ay içerisinde bana iyi geleceğini düşünmüyorum. daha çok zaman öldürmeye çalışıp, çabuk bitirmek istiyorum mayısı.

"neden böyle oluyor peki?" sorusuna yanıt bulamadım henüz. oluyor. engelleyemiyorum. geçen sene mayıs bitince, böyle bir sendromun olmadığının, bunu kendimin yaratıp ilerlettiğimin, her yıl mayıs ayını bekleyip bile bile bu melankoliye girdiğimin sonucuna varıp, bu sene, çıkardığım bu sonucun verdiği özgüvenle "olmayacak" dediğim, oldu yine. şu an uzun süredir dinlemediğim, forever autumn'u dinliyorsam tam içindeyimdir.

hayırlı olsun.

29 Nisan 2009 Çarşamba

hayatı boyunca tek bir kişiye aşık olan insan

insanları sınıflandırıyoruz ya şöyle böyle diye. al işte bir tanesi daha...

imrenmiyor muyum? imreniyorum aslında. keşke sadece birini sevebilseydim, onun aşkıyla yazsaydım tüm hikayeleri, tüm şiirleri. ancak kliplerde, filmlerdeki gibi alın alına verdiğimizde okunabilseydi yazılmış kaderimiz. olmadı, çok aşık oldum. kime gittiysem rahatsız oldu bu durumdan. belki çocukluğumda bana verilmeyen sevgiyi arıyordum onların koynunda. ya da özgüvensizdim. pohpohlanmalıydım, götüm kaldırılmalıydı. arayıştaydım veyahut, mentonu en gelişmiş bireyi bulmaya çalışıyordum. hiçbiri değildi sanırım. sevmeyi sevdim ben. o yüzden çok aşık oldum. ve her aşık olduğumda en çok üzüldüm. bazen tek ben üzüldüm. bıkmadım. yine aşık oldum. çaya atılmış, kaşıktan kaçan şeker gibi kaçmadım. üzüleceğimi, terk edileceğimi bile bile sevdim. sevilmeyeceğimi bile bile... otodidaktım sevme konusunda.

ve dediğim o ki aslında hayatı boyunca tek bir kişiye aşık olan insan sevmeyi sevmeyen insandır, kanaat notum kıttır onlara. daha çok kendilerini severler. hoş, birileri "kendini sevmeyen başkasını sevemez" demiş ancak dediğim gibi bir kişiye aşık oluyorlar. bunlar daha çok kişisel gelişim (para, güç, ego) peşinde koşar. "self improvement is masturbation"'ı hiç duymamışlardır ya da duymuşlardır da bile bile üstüne giderler. sevdiler mi de çok sevemezler, çünkü önlerinde kendilerine olan sevgileri gibi büyük bir engel vardır. literatüre dökülmüş büyük aşklar dediğimizde ise mecnun'un, romeo'nun önceden hiç kırıkları olmadı mı zannedersiniz? senkronlanmış iki kronometre gibi aşkın tanımı aynı anda mı başladı sevdikleri ile kendileri için?

lütfen yorumlar kısmında sorulara vereceğiniz cevaplarla birbirinizi incitmeyin. şaka lan şaka. 3 kişi takip ediyor zaten blogu.

20 Mart 2009 Cuma

ayrılık ve yalnızlık üzerine güzellemeler


ayrılığını fondiplemez şirret yalnızlığım. gelecek sen olmadan bir idare lambasının saçtığı ışık kadar aydınlık. ve ben, kendime yasak etmeliyim bu kelimeyi bencilliğimden, güçsüzüm, sana baş kaldıramam.

oysa sen kuyruğuma kadar bilirsin beni. hümanist bir misanthrope, post bir anakronist, ancak bandırma vapuru kadar kahraman, bazen kendine öteki, göz yaşları dakik, marleyleri kaldırıp suçu kardeşine atmış, çok kültürlülük kültürsüzü.

diyarbekir mala min,
tê de digirî gula min.
roja tu ji min dur ketî,
qîrîn kete canê min.
ben mazimi mazim beni arıyor,
ölmeden mezara giresim gelir.
ohhhhhhhhhh darling,
please believe me,
i'll never do you no harm.

15 Mart 2009 Pazar

Tİ5Sİ - 5 - Kaspar Hauser

bu insan hepimizden farklı olarak biraz vahşice büyütülmüş. vahşi derken yağmur ormanlarından, bunların balta girmemişlerinden ya da hayvanat bahçelerinde ki kaplanların yamacından bahsetmiyorum, bildiğin ahıra atılmış, hayat sayfasının marjini hepmizinkinden uzun olan. bu duruma zamanın evropasında pek sık rastlanırmış da shinji ikari kılıklı sekerrenk saçlara sahip ahırda kala kala aşşablaşmış küçük dev nasıl sıyrılmış onların arasından derseniz, cevabını ahırdan çıkar çıkmaz alafranga tuvalete gitmiş şeklinde vermem. kendisinin bazı psişik güçleri varmış, bu psişik güçler bir dadaistinkinden farklı olarak, çocukluğundan itibaren zindana tıkılarak hapsedilen bilincinin,özgür ve temiz havaya çıkması ile vücut buluyor. öyle psişik dediysek falınıza bakmıyor, aspiratör gibi bir bilinci, fotoğrafik bir hafızası var ve diğer insanlardan farklı olarak elektrik ve manyetiğe aşırı tepkisi var.

sürekli estivasyon halinde olan kaspar'ı 26 mayıs 1828'de (sallamıyorum, ahmet'in doğumgünü o tarih)(hayır ahmet 1828 de doğmadı) elinde bulunduğu kasabanın şerifinin adresi ile bir ayakkabıcı bulur. götürür kasabanın şerifine. kaspar arada birşeyler söyler ama joker (her joker deyişimde aklıma heath ledger gelir, her heath ledger geldiğinde yukardaki yıldızlara bakarım) gibi adam çözmek lazım kafa yormak lazım. bunun yanında kendisi de mutlu değil, çevresine alışamamış, sürekli ağlıyor, iki gözü iki çeşme, dakriyoadenit olacak (ne alakaysa). sonra bunu bir psikoloğa kontrol ettirirler. psikoloğun tanısı kaspar'ın deli ya da gerizekalı olmadığı yönünde, fakat bütün eğitimsel ve sosyal hayattan zorla alıkonulmuş. ayrıca dizlerinin sürekli kırık olması şimdiye dek çok fazla ayakta durmadığına bağlar psikolog. ayrıca kaspar'ın geceleri enteresan bir şekilde daha iyi gördüğünü ve geceleri pteronları olan bir tanrı kadar mutlu olduğunu da çiziktirmiş bir yerlere. kaspar ise geceleyin ilk kez gökyüzündeki yıldızları gördüğünde hayran kalır.

yemeği su ve ekmek. bunun dışındakileri tükürse de çevresindekilere çok kibar davranır kimseyle tutoyant mertebesine çıkmaz. en küçük bir böceği bile incitmez (gerçek anlamda). tıpkı yeni doğmuş bir bebek gibi, mumu görüp alevini tutmaya çalışınca elini yakar ve ağlar. aynanın karşısına ilk geçtiğinde aynadaki yansımasını farklı biri olarak algılar ve onunla oyun oynar. gördüğü bütün parlak objeler ilgisini çeker, bunlar erişemeyeceği yerlere konulunca yine ağlar. önceleri bütün hayvanlara "at bu" dese de zamanla renkli olanları bir savak gibi bu bakışını değiştirir. koyu renklere sahip nesneler kendisini ürkütür. en sevdiği renk açık kırmızıdır, yeşil ve siyahtan nefret eder, bu yüzden, dışarıda ormanda gezmeyi sevmez pek. fakat korkusu ağaçlara, ormana değildir, karanlığadır. bir gün bir çocuk gidip ağaca tekme atar, kaspar ağacın canının yandığını sanıp ağlamaya başlar.

kaspar'ın anlatımına göre (konjektürellikten biraz daha uzaktır) ahırın penceresi yokmuş ve kendisi hiç güneşi doğrudan görmemiş, ığrıpla balık tutmamış ve hiç uzanarak uyumamış, hep oturur vaziyette. kendisinden sürekli üçüncü bir kişi olarak konuşur kaspar. "kaspar aç değil." "kaspar pembe tuvaletli bayana iktiran etmek istiyor" gibi.

kendisi için gelen ikinci bir psikolog da yüzünde hiç sakal olmadığını (kaspar'ın yaşı sürekli bir muamma olarak kalmıştır) ve gözlerinin boşluğu genellikle boşluğa baktığını gözlemlemiş.


kaspar zamanla et yemeye de başlayıp vücudunu güçlendirince psişik özellikleri ortaya çıkmaya başlar. okuduğu şeyleri unutmaz, karanlıkta mavi ve yeşil rengi bile birbirinden ayırabilir, keskin gözlere sahip bir insanın ancak bir iki yıldız seçebildiği puslu bir gecede kaspar takım yıldızların sinopsisini çıkarır, başka odadan birinin ıslığını kendisiyle aynı odada olan hiç kimse duymasa da o kalkıp kolbastı yapar. fakat bu özelliklerinin kimi durumlarda kendisini olumsuz yönde etkilediği de gözlemlenir. yüksek sesler ve aşırı parlak ışıklar kendisini oldukça rahatsız eder.

kaspar zamanının avrupasının parlayan çocuğu olur böylece, taa beni ahmerden duyulur namı bu ecbe gencin. tabii kendisine meşakkada da bulunulup suikast girişimleri de olur, avrupa gazetelerinde boy gösterince. kendisine ilk suikast girişimi bir kasap bıçağıyla yapılır fakat kaspar kendini bir şekilde bu saldırıdan kurtararak kaçar. ancak bu saldırı mukannen değil, kimileri kaspar'ın hayal gördüğünü düşünür. fakat kaspar'ın psikolojisi anlattığı bu saldırından sonra oldukça değişir.

daha sonra ise kendisinin ölümüne sebep olan ikinci bir saldırı gerçekleşir. kaspar'ın anlatımına göre kendisine bir amele bir not getirir ve bu notta bir adamın kendisini parkta beklediğini ve adamın kaspar'ın annesinin kim olduğunu bildiği yazılıdır. kaspar parka gider, siyahlar giyinmiş, elinde siyah bir cüzdan olan adam kendisine doğru yaklaşır. elindeki cüzdanı fırlatan adam kaspar'ı ciğerinden ve midesinden bıçaklayıp kaçar. kaspar'da kaldığı eve doğru gider. polisler olay yerini araştırdıklarında adamı bulamasalar da siyah cüzdanı bulurlar. siyah cüzdanın içinden bir not çıkar. not tersten yazılmış, ambulans'ın yazıldığı gibi: "kaspar beni tanıyor, kim olduğumu size anlatacaktır" fakat kaspar kendisini sorgulayan polise adamı tanımadığını anlatır. birkaç gün sonra ise canını ilahi kudrete teslim eder. polisler parka yağmış kardan ayak izlerine baktıklarında ise sadece birkaç kişininkini ve kaspar'ınkini bulurlar. parktan birinin koşarak kaçtığına dair bir delil yok.

kaspar'ın mezar taşında ise şu yazılıdır: "burada kaspar hauser yatar. doğumu bilinmez, ölümü meçhuldur."

bu kadar anlattım kendisini gelelim neden tanışmak istediğime, o bir enterprise'dır. girmeye korktuğumuz yerlerine girmiştir hayatın yaşamı boyunca, hiçbirimiz belki de onun kadar algılayamamış, onun baktığı gibi bakamamışızdır dünyaya.

tanışmak istenilen 5 süper insan

itiraftır: erdem'den çaldım bu 5 ayağını. belki moliere'in cimri'sini, pinti hamit diye çevirme tandansında bir aksiyon olacak ama kendisinin blog'unu okumaya ilk başladığım andan beri kıskanıyordum 5'lilerini. ve bu 5'lilere -ki neden 5'ler diye sorarsınız, bir battlestar galactica, bir cylon referansı yapmam, erdem'den gördüm derim, benim uğurlu olduğuna inandığım sayım derim- tarih olup -spoiler oldu, evet hiçbiri şu an yok- tanışmak istediğim insanlarla başlayacağım. düz adam konjektürü: bu adam hem tarihi seviyor, hem de insanları.

13 Mart 2009 Cuma

ilkokulda reddedilmenin parapsikolojisi

anlat dedim,
anlat günahlarını.
susmadı.
bana bu aşkı da psikolojiyle açıklama dedi.
parapsikoloji diyelim dedim.
bilmem artık dedi.

o zamanlar ilkokul dörtteyim,
ayakkabımın içine dolan suda boğulacağım ama,
sınıf başkan yardımcısıyım.
başkan gamze.
yanyana oturuyoruz.
kış tabii,
mevsim değil,
gamze.
fakat yaz sıcağı var içimde,
okula gideceğim, heyecan,
bir laf söylesem, kekeme.
aşık mı oldun lan diyorum,
ne bileyim ki diyorum sonra,
bilmiyorum nedir,
müsvedde de olsa daha karalanmamış hiçbir şey defterlere.
böyle böyle beşe geçiyorum.

yine beraberiz,
altın bir çağ o zaman ilkokul,
bilmiyorsun hiçbir şeyi,
garip bir bahtiyarlık.
tek tasam o,
yoksa hayat yeknesak.
tutturmuş bir kolej,
kursa gideceğim cumartesi-pazar,
kolej için.
gidelim diyorum,
o zaman.
ama hangi parayla,
kantinde simit satıyorsun,
ki bir tek o satılabiliyor o zaman okulda,
biriktirdiğin paralarla,
gazoz seviyor diye,
kaçıyorsun okuldan,
bakkaldan alıyorsun.
abla tek başına içemezmiş,
metazori,
bir de sen içiyorsun.

çıkıyorsun babanın karşısına,
koleje gideceğim,
kurs lazım diyorsun.
baba tamam diyor.
sorup, soruşturuyor,
birilerini araya koyuyor,
hallediyor.
kurs tamam.
ama...
gamze'nin kursu başka,
ne anlamı kaldı?
değiştir diyorsun,
değiştirmiyor baba.
gitmiyorsun ne kursa, ne koleje.
şımarıklığın babada kalıyor,
nur içinde yatsın.

ilkokul bitiyor,
gamze yazlıkta,
abla sosyete tabi,
haber yok ondan.
ben dükkandayım,
hala gazoz, simit satıyorum.
binalarından bir çocuk tanıyorum,
soruyorum,
ailecek tanışıyorlar,
kazandı mı gamze koleji?
kazanamadı.
ne yapacak.
zegeleye gidecek.
beni tutmayın daha.

baba ben zegeleye gideceğim,
tabi oraya gideceksin,
evinin dibi.
babam bile razı.
kayıtlar yapılıyor,
hala haber yok gamzeden.
sınıf listeleri asılıyor,
1/a,
gamze devabulmaz.
ben yokum,
1/d deyim.
koşuyorum babamın yanına,
babam ayarlayamıyor,
ayarlatamıyor.

farklı sınıflarda başlıyor,
başka bir kış.
başlarda ilkokuldaki gibi,
yine birlikteyiz..
sonra başkalarını tanıyor.
halbuki ben vermişim kendimi ona,
iki kişinin ismini sayamam sınıfta.
tenefüsler nefes vermiyor bana,
yalnızım.
dayanamıyorum,
ahir vakit.

gamze,
ben seni seviyorum.
ben de seni seviyorum.
ben öyle sevmiyorum...
...
ama ben kardeş gibi seviyorum...

hala hata mıdır,
değil midir bilemem,
zaten pek de anlamam.
bitmedi.
kardeş deyip öptü yanağımdan,
ve bir daha öpülmedi o yanak,
sanki bir yara bırakmıştı da yanağımın olduğu yere,
öpmedi kimse,
tam 20 yıl.
kapattım,
düşünmedim,
bir daha yaklaşamadım,
uzaktı hep bana.
savaşmadım.
savaşamadım.
ömrüm nadas.
adından anlamalıydım oysa,
gamze devabulmaz.

dünyanın en büyük kalbine sahip insanına gelsin.

defter

eğer gerçekten ölümümden sonra bedenimle ne yapılacağını umursuyor olsaydım, attığım her adımla ıslak bir pamuk gibi şekillenen beyaz plaj k...