18 Aralık 2019 Çarşamba

defter

eğer gerçekten ölümümden sonra bedenimle ne yapılacağını umursuyor olsaydım, attığım her adımla ıslak bir pamuk gibi şekillenen beyaz plaj kumuna gömülmek isterdim. sınırlı renk skalamdan seçebildiğim turkuazımsı deniz ile beyaz plaj kumunun oluşturduğu ahengi, plaj tanrıları tarafından kasten boşaltıldığına inanıp, rast gele denk geldiğim ilk boş şezlongun karşısında yüz üstü uzanıp önündeki not defterine bir şeyler yazan mor bikinili kadınla oluşturduğumu seziyordum. sayfaları çoktan kabarmış defterine gömülüp yüz üstü yattığı yerden ayaklarını dizlerinden ileri geri sallaması bir pop müzik klibi sahnesini izliyormuş hissini veriyordu. üzerindeki şekilleri çözemediğim beyaz bir kapağı ve moleskine gibi lastik bir tutacağı olan defter ilk andan dikkatimi çekmişti nedense. ve o an olan oldu, plaj tanrıları uçurdu kalemini. kendisine ve defterine ne yazdığına merakımdan bön bön kaldığımdan, bikinisinin üstünü açıp sırtını güneşe vermiş bir kadınının, yerdeki uzanıp da yetişemediği kalemi için göğüslerini fora etmemek adına gösterdiği çabanın farkına varmam zaman almıştı. bir anlığına bu çabadan faydalı çıkabilir miyim diye beklesem de kendime gelip kalemi, benim de nihayetimde ulaşmak istediğim, o beyaz kumlardan alıp kendisine uzattım. çok mutlu ve tebessüm dolu teşekkürüne rica ettim. hararetle yazmaya devam ettiğini uzandığım şezlongumdan izlerken, deftere yazdıklarını, elimdeki romanda okuyacaklarımdan daha çok merak ettiğimi fark ettim. bu esnada dünya kendi etrafında, ay dünyanın etrafında dönmeye devam edip biz dünyalılar plütonu gezegen olarak neden kabul etmediğimizi tekrar tekrar sorgularken mor bikinili arkadaşımızın yanındaki annesi olduğuna inandığım kişi uyandı. her yeni uyanan insan gibi esneyip gerilecek değil ya, "kızım, ben denize gidiyorum" gibi bir şeyler dedi. meğer bizimki dünden razıymış. annesine bikinisinin üstünü bağlatıp kalktı yattığı yerden denize gitmek için. o an daha önce fark edemediğim bir figüre gülümsedi bir arka sıradaki şezlonglardan, babası olduğuna inandığıma. o esnada boş kalan şezlongdaki defter, yapraklarını rüzgarla dans ettirip bana el sallıyordu sanki. sallıyordu da, arkadaki baba figürü plaj tanrılarının cennetinin zebanisi gibi bekliyordu, defterin kutsal koruyucusuydu. içimden "sen zebaniysen, ben de şeytanım" dedim, gerçek şeytanın aklına gelmeyecek ismini üçgen koyduğum planı uygulamaya koyuldum. bildiğiniz üzere üç köşeli geometrilere üçgen deriz ve genellikle bu köşeleri a, b ve c ile gösteririz. a noktası bizim şezlongların olduğu bölge iken denizi önüme aldığımda arkamda kalan plaj barı ise b noktamızı oluşturuyor. a noktasından b noktasına gidip hiçbir problem oluşturmadım. bir bira isteyip, a noktasını işaret ederek, görevliden, babam olduğunu söylediğim turuncu mayo şortlu figüre hesabı göndermesini istedim. bu noktada seyahatime b noktasından tamamen bağımsız bir c noktasına geçerek devam ettim. c noktasının en güzel yanı, a ve b noktalarını gözlemlemek için şahane bir konum olmasaydı. biramla plajın barından uzaklaşıp görevliyi ve baba figürünü seyre daldım. planım işime yaramış ufak bir kaos oluşmuştu a noktasında. planın sonraki aşamaya geçişi benim kontrolümde olmadığından bekleyip soğuk efes özel serimi yudumlamak dışında yapacağım bir şey yoktu. sabırsızlığıma rağmen bir müddet baba figürünün, görevliye kendisinin bu plajda kimseyi tanımadığını anlatmaya çalışmasını usulca izledim. başta serinkanlı bir şekilde hesabı reddetmiş olsa da görevli cevval çıkmıştı ve nihayetinde baba figürü karışıklığı gidermek için plajın barına hareket etmek zorunda kalmıştı. artık defter tamamen korunmasız haldeydi. tahmin ettiğiniz üzere planın bir sonraki aşamasını c noktasından tekrar a noktasına dönerek başlattım. tshirtümü çantamdan çıkarıp bir anda dağılan aile bireylerini kolladım, ortam müsaitti. tshirtü şezlongda kapalı bir şekilde duran malum defterin üzerine atıp defterle birlikte geri aldım. öyle duracak halleri yok, ikisi birlikte çantama döndüler. ben de elimden düşürmediğim biramla sakin sakin seyahatime devam edip plaj barındaki karışıklığı giderip kuşku oluşturmamak için a noktasından b noktasına geçtim yeniden. görevliye, babama değil baba figürlü adamın yanına hesabı gönderin demek istediğimi anlatmaya çalışıp baba figürüne özrü borç bilip, bu borcu peşinen ödedim. bu sefer yolculuğu baba figürü ile yapıp a noktasına geri döndük. bir müddet sonra anne ve kız, suda yeterince büzüşmüş olduklarına inanmış olmalılar ki denizden çıktılar. hiç kurulanmaya tenezzül dahi etmeden uzanıp güneşlenmeye devam ettiler. bense bira, plaj, deniz, güneş, kitap ve çantamdaki defter altıgeninde mutluluğa boyuyordum yaşadığım anı. o sırada mor bikinilinin sesi dikkatimi çekti. babasına soruyordu, defterimi gördün mü diye. ve maalesef her evladın alacağı cevabı aldı, "hangi defteri kızım". "ya zaten bir defter var baba, burada yazdığım. onu bulamıyorum, nereye gitti ya?" diye isyan eden mor bikinilinin suratı ekşimişti. açıkçası o yüz ifadesini görünce yaptığım ufak hırsızlıktan pişmanlık duymam gerektiğini düşündüğünüzü biliyorum. ancak onun defteri bu denli önemsemesi henüz okumadığım, ne olduğunu bilmediğim yazı yığını belleği için hem zaferimi hem de merakımı pekiştiriyordu. 15 dakika sonunda, artık her yere baktığına emin olan mor bikinili oflayıp görevlinin yanına gitti. bir iki görevli ile geri dönmüştü. görevliler gelip şezlongun etrafına ve altına dikkatlice baktılar sanki mor bikinili bakmamış gibi. hatta ben dahil bir kaç kişiye defterin akibetini sordular. ancak yardımcı olabilen kimse yoktu. bir görevli defterde ne olduğunu sordu ve çok geçmeden pişman edildi bu soru için. çünkü defterde ne olduğu kimseyi ilgilendirmezdi. görevliler de bulamayınca muhakkak çıkar ortaya diye aileyi yanlış umutlarla teselli etmeye çalışıp vazifelerinin başına dönmek isterken mor bikinili kamera kayıtlarınız yok mu plajda diye sordu. biramı zehir etmişti bana. görevlilerle beraber hareket eden mor bikinili anladığım kadarıyla kamera kayıtlarını izlemeye gitmişti. tüyme vaktiydi artık. üçgen planını genişletip, dörtgen'e geçmiştim. tamamen bağımsız bir d noktasına hareket edip yeni bir şezlong bulup, orada kitabımın arasına defteri koyup okuyacak sonra a noktasına geri dönüp defteri gizli saklı bir yere koyup aileyi uyarıp, mor bikinili beni yakalamadan defterinin ortaya çıktığını müjdeletecektim. d noktasına kadar inanır mısınız, içimde şüphe olmasını beklerken çok huzurla gittim. ancak oturup defteri açtığımda içinde hiçbir şeyin yazmadığını gördüm. bir şeyin var olmadığını görmek, aklıma kanıtın yokluğu yokluğun kanıtı değildir, varsayımını getirdi. tabi ki gözlerimi kıstım, defteri ters çevirdim, sayfaların içinden güneşi geçirdim ancak hiç biri işe yaramadı. kızın deftere yazı yazdığına emindim, kalemi kendisine bizzat vermiştim. doğru ya kalem, kalem. kalem, beyaz mürekkepli kalemdi. başta fark edememiştim ancak o an emindim. defter ancak siyah ışık altında okunabilirdi. elimde tuttuğum şey, beni oldukça karmaşık duygulara itmişti. korkuyor ancak merak ediyordum, suçlu hissediyor ancak bu saatten sonra anlaşılamayacağımı biliyordum. çünkü mor bikinili kadın görevlilerle birlikte sinirli sinirli a noktasına doğru gidiyordu. kafamdan varsayımlar geçiyordu, öncelikle mor bikinili neden sinirliydi? kamera kayıtlarını izleyip defteri benim aldığımı görmüş olabilir ya da kayıtların olmadığını öğrenip görevlilerle tekrar defteri aramaya dönmüş olabilirdi. etrafta kamera aradım, sadece plaj barında vardı görebildiğim kadarıyla ve oradan defteri benim aldığımı görmek oldukça zordu. mor bikinili a noktasına yetişmişti ve gözlerinin defterden daha büyük bir şeyi aradığını fark etmiştim. beni arıyordu. kendimi önemli hissetmesine hissetmiştim de artık kaçmak gerekiyordu plajdan. defteri oraya bırakıp bir daha plaja dönmeyebilirdim. ancak tabi ki öyle yapmadım. bu defter kamera kayıtlarından akibetini öğrenmeyi arzulatacak kadar neden önemliydi? ve neden mor bikinilinin ailesi, kendisi bu defteri bu kadar önemserken, umursamazdı? bu sorunun cevabı basitti, deftere yazılanları ailesi de bilmiyordu. kendisi de defterde ne yazıldığını soran görevliyi terslemiş, ailesinin yanında bu cevabı vermek istememiş olmalıydı. defterde ne yazıldığını öğrenmek zorundaydım. neden böyle bir mecburiyetim olduğunu bilmiyordum öte yandan. plajdan ayrılıp arabama atlayıp, bir koçtaş buldum ancak siyah ışıklı fener kendilerinde yoktu. başka büyük marketleri denesem de, burası nihayetinde küçük bir tatil beldesiydi, bulamadım. ancak bu beni durdurmadı. otele gidip, bilgisayarımı açıp youtube'a girdim. siyah ışık nasıl elde edilir diye aramaya koyuldum ve bingo. sonunda bulmuştum.artık marketten aldığım bir iki edevatla siyah ışık oluşturabilirdim. videodaki direktifleri harfiyen uyguladım, odanın ışığını kapatıp, siyah ışıklı fenerimi duvarda keyifle gezdirdim. çalışıyor olmalıydı. feneri ağzıma koyup siyah ışıkla aydınlattığım defterin sayfalarını heyecanla çevirmeye başladım. inanamıyordum, defter sayfalarca ama sayfalarca boştu yine. aklım benle oyun mu oynuyor diye düşünürken, videodaki gibi siyah ışığı klozete tutmak geldi aklıma. çünkü duvara tuttuğum ışıktan randıman alamamıştım. otel odasının klozetine tuttuğum siyah ışık bana yüzlerce faunayı göstermişti videodaki gibi. fener çalışıyordu çalışmasına ama defter bozuktu. yıkılmıştım. yenilmiştim. öfkelenmiştim. deftere zarar vermek, onu yakıp yok etmek istedim. tabiatına uygun şekilde masanın üzerinde duruyor ve hiçbir sırrını benimle paylaşmıyordu. son uzak ihtimalleri de deneyip defterin tüm sayfalarını çevirip, ince cildinin de içinde bir şey olmadığına kanaat getirdikten sonra defteri alıp otelden çıktım. arabama atlayıp defteri çaldığım plajın olduğu otele doğru yola koyuldum. defteri parmak izlerimden silip indiğim plajda etrafa bakındım. mor bikinili hala oradaydı. orada olması beni şaşırtmıştı, kendimi hollywoodvari bir senaryo içinde düşündüğümde çoktan peşime düşmeleri gerek diye bekliyordum halbuki. plajda 12-13 yaşlarında bir çocuk bulup defteri ona verdim ve gösterdiğim tarafta oturan mor bikinili ablaya verip beni göstermesini rica ettim. çocuğun suratına heyecanla gülümsediğim için muhtemelen romantik bir macerada olduğunu sanıp o da bana hınzırca gülümsedi ve elimden aldığı gibi defteri mor bikinilinin yanına doğru koşmaya başladı. ben de tam ters istikamete arabama doğru, arkama bakmadan... o defterde ne yazdığını hiç bilmedim.

11 Şubat 2015 Çarşamba

aylin canik''le ayrıntı canbazlığı

ben de isterdim, 35 yaşında olmayı ve en büyük derdimin tek çocuğum kızım arjin'i "devlet okuluna mı göndereyim yoksa özel okula mı" olmasını; hani eşimle sevişemememi, onunla sevişmekten sıkılmamı, onun benimle sevişmekten sıkılmasını, bir üstümdeki müdürümün yerine geçmemem için mesleğim ve kariyerim adına biriktirip uyguladığım her adımı yok saymasını, kayın biraderimin bana ödemediği borcunu, kayın validemin evimizde geçtiği yerleşik düzenini umursamazdım bile. ama henüz kızım yoktu ve evli değildim. dolayısıyla bir borçlu kayın birader ve göçebe yaşama ayak uydurmuş bir kayın validem de yoktu. yalnızdım, en fazla, problemlerim vardı. benim ben olmamdan doğan problemler, benim var olmamdan.

ben de isterdim, ilk hastam şizofreni olsa ve uzansa önümdeki kahverengi deri kanepeye, bana hiç hayal edemediğim bir evreni(ni) anlatıp, arada hiç anlamadığım bir dili(ni) konuşsa ve ben ona, psikozları ile ilgili, klasik tavırla çocukluğundan sorular sorsam ve o sorular hep doğru sorular olsa -kimsenin sormadığı- ben sorsam o anlatsa, o onu anladığımı anlayıp verdiği her cevapta daha da açılsa, onun benim kendisini anladığını düşündüğünü düşünüp sorular sorsam ve nihayet psikanalitik zekamla karakterini bir yerlere oturtup problemlerini sıralasam ve çözemesem dahi konuştuğu şizofrenik lisanı aldığım notlarla "konuşamıyorum ama anlıyorum" mertebesine erişebilsem ve orada kalsam. nice hastalarım olsa yine de ben onu aşamasam.

ha aştım mı ilk hastamı, aşamadım. ben onu aşamadım. kendisi gelmeden öğrendim, çalıştığım şirketin üst düzey yöneticilerinden biriydi, ancak sekreteriyle randevulaştık. odama teşrif etmesinden çok önce hazırdım; kendisi belirlediğimiz tamı tamına saatte geldi, odamın kapısını iki kere vurup kapıyı açtı, ben de kendisine işe yeni başladığım için üzeri pek de kalabalık olmayan masamda önüme koyup bütün algılarımı esir almış kalın psikoloji kitaplarımdan birini hararetle okuyor ve onun kapı tıklamalarını duymayıp, kapıyı açması görsel algımı etkilediği için kendisine karşılık veriyormuşcasına bir bakış attım. "merhaba aylin hanım" dediği an bütün romantik-komedimden utandım, mahcup kaldım. kendini tanıttı, elimi sıkmak için uzandı. geçin oturun dedim, kahverengi kanepeyi gösterdim. "uzanayım mı" diye sordu, espri yapmıyordu aslında ciddiydi, ciddi değildi belki aslında yaptığı espriydi. "nasıl rahat ederseniz" dedim. ama psikolog refleksi, anladım, ben de onun ilkiydim. oturdu, heyecanlıydı, bacaklarını titretiyordu, ikisini birden. ben de heyecanlıydım, ilk hastamdı. hani yine bir staj dönemim olmuştu yapılanları izlemiştim, hastaları dinlemiştim ama bu başkaydı, tüm sorumluluk bendeydi. önümde zaten çok önceden  hazırladığım hiç kalem değmemiş defterimin sanki eski birini kapatıp yeni bir sayfasını açıyormuşcasına sanki kendisi benim ilk hastam değil başkaları da olmuşcasına göstererek sayfasını değiştirdim. o hala bacaklarını titretiyordu.

kanepeye oturup psikoloğuma baktım. "o bir şeyler söylemeli herhalde" diye düşünürken, sakin bir sesle "sizi buraya getiren ne" diye sordu. bu soruyu bekliyordum, hazırlıklıydım. "kendimi pek iyi hissetmiyorum, galiba fazla yalnız kalıp kendi düşüncelerimde boğuluyorum." bu cümleleri kurarken etrafıma rastgele bakıyordum, bir şeyler arar gibiydim ancak bulmayı umduğum hiçbir şey yoktu. rahatsızlığımı anlayıp "uzanırsanız bence daha rahat edersiniz" dedi. uzandım. masasından kalkıp kanepenin başındaki sandalyeyi 45 derecelik bir açıyla bana çevirerek yeni yerine geçti. tamamen görüş alanım dışındaydı. bir süre sustum. o da bir şey demedi, sanırım rahatlayıp hazır olmamı bekliyordu. işe yaramıştı, kanepenin konforu, odanın sessizliği, duvarların yeşil donuk rengi, abanoz kaplamalı dolaplar hiç beklemediğim kadar huzur vermişti bana. psikoloğuma yaşadıklarımı anlatmamam için hiçbir sebep yoktu.

"bir de rüya görüyorum. yani herkes rüya görür biliyorum da ben aynı rüyayı görüyorum. bazen ard arda iki gece bazen üç ayda bir. hangi hallerde gördüğümü çözemedim. bazen bu rüyayı görüp mutlu uyanıyorum, bazen korku dolu, bazen de mutsuz. tabi bu hisleri uyanır uyanmaz hissediyorum, gerçek hayata döndüğümde sadece rüyayı tekrar tekrar neden gördüğümün ve bilinçaltımın bana ne anlatmaya çalıştığının merakı kalıyor." son cümlemi kurduktan sonra psikoloğuma bakma ihtiyacı hissettim. gözlüklerini takmıştı. bir diğerinin üzerine attığı bacağını not defterine sehpa olarak kullanıyordu. kendisine baktığımı fark edince ufak bir gülümseme koydu yüzüne ve bu kas hareketleri bütünü kendisinin farkına varmamı sağladı. büyük bir suç işlemiş gibi beni önüme döndürdü bu farkındalık. bir süre durdum öylece. zamanla bağlantım kopmuştu, ne kadar durduğumu bilmiyorum. "rüyanızdan bahsetmek ister miydiniz?" diye sordu.

bir müddet yine sustu. belli ki rüyasından çekiniyordu, paylaşabileceği kadar güven kuramamıştı henüz benimle. kendisine verdiğim bir sessizlik kadar vakitte konuyu değiştirmeye karar verdi: "biliyor musunuz, geçen gün şöyle bir soru ile karşılaştım. "en son kime, neden iyilik yaptınız?" soru bana sorulmamıştı ancak ister istemez düşündüm. ne ile karşılaştım biliyor musunuz? en son birisine iyilik yaptığımda, onu hayatımdan çıkarıyordum." "birisini hayatınızdan çıkarırken bunun size değil de karşınızdakine bir lütuf olduğu gerçeğine nasıl vardınız?" diye sordum. soruyu bir müddet düşünüp anlatmaya başladı.

"bir ameliyathanedeyim. imgeler; kalın derzli beyaz fayanslar, sadece ameliyathanelerde görebileceğimiz tıbbi avize ve etrafımdaki insanlar. onların da bilindik kostümleri üzerilerinde; boneleri, maskeleri, eldivenleri, kimisininki kanlı, yeşil önlükleri. ameliyat masasına bakıyorum bir an orada kendimi bulacağımı düşünüyorum ancak ben değilim, annemin gençlik hali masada. kadıncağız bana gülümsüyor, doktorlar, hemşireler de gülümsüyorlar bana. yüzlerinde maskeleri olsa da, anlıyorum. ancak olan bitenin farkında değilim, anlayamıyorum ve ameliyathanenin penceresine gözüm takılıyor etrafıma bakarken. dışarıda görünecek bir şey yok ancak bir mıh saplanıyor beynime, babamın da hastanede olduğu aklıma geliyor. üst katlara çıkıyorum algım hızında, odasına giriyorum. yataktaki babamın görüntüsü günümüzdeki gibi ama rüyamda daha yaşlı olduğunu biliyorum. etrafında tanımadığım ancak arkadaşları olduğuna kanaat getirdiğim insanlar belli ki son kez görmeye gelmişler pederi. kendisini ziyaret etmeyeceğimi düşünüyormuş gibi şaşırıyor babam odadaki varlığıma. öbür yandan memnuniyeti gözlerinden okunuyor, beni gördükten sonra ölmeye artık hazırmış gibi bir gurur oluşuyor ifadesinde. sarılıyorum ona, kollarımda son nefesini verdiğini hissediyorum. ne yapacağımı, ne hissedeceğimi bilmiyorum. bağırmaya çalışıyorum o anda, olmuyor. gözlerimi sımsıkı kapatıyorum, açtığımda tekrar ameliyathaneye dönüyorum, annemin yanına. annem, doktorlar, hemşireler bıraktığım kadar neşeliler, gülümsüyorlar bana. tekrar pencereden dışarı bakıyorum, ameliyathanenin içinde harekete geçiyorum bu sefer. tekerlekli birşeyler beni yavaş yavaş ameliyathanenin kapısından geçiriyor. amerikan kapı açılıp dışarı çıktığımda yine tanımadığım bir sürü suret var etrafımda, hepsi bana gülümsüyorlar. nihayet tanıdık bir yüze rast geliyorum, babamın genç halini görüyorum, bana gülümsüyor. ağlıyorum ama gözyaşlarım akmıyor."

"birisini hayatınızdan çıkarırken bunun size değil de karşınızdakine bir lütuf olduğu gerçeğine nasıl vardınız?" buraya rüyamı anlatmaya gelmiştim fakat hiç beklemediğim bu soru bütün algı köklerimi yanlış kullanılmış bir zirai ilaç gibi kurutmuştu. aslına bakılırsa bu sorunun benzerini kendi kendime cevaplamaya çalışmıştım. birini hayatımdan sorgusuz sualsiz çıkarmam gerçekten sadece ona mı fayda sağlar diye. elbette hayır, hele "ben kimse ile mutlu olamıyorum dolayısıyla kimse de benimle mutlu olamaz" cümlesini yaşadığım her ilişkinin sonuna nokta diye koyarken. ve koyduğum bu noktalar, bir sonraki ilişkimde "nasıl tükeneceğiz" sorusuna cevap aratıyordu henüz karşımdakini dahi tanımadan. bir ilişkiyi nasıl sürdüreceğim değil, nasıl bitireceğimi kurguluyordum hep. ve eğer karşımdakinin ilişkiyi bitirdiğimizde -ki buna aslında daha çok ben karar veriyordum- ilişki bitene kadar bana çok bağlanıp benden çok üzüleceğini anladığımda karşımdakine iyilik yapıp çekiliyordum semalarından. aramızdaki ilişki sandığımız şeyin devam ederse kendilerini daha mutsuz edeceğime inandıklarıma duyduğum romantik değil insani sevginin hediyesiydi onların huzurlarından ayrılmam. çünkü benim için fark etmiyordu, iki türlü de, onlarla ya da onlarsız, ne mutluydum ne de mutsuz.

CuZn

"sana yazamamamı anlatabildiğim en büyük düzlem olan şaşkınlığımı senin çok renkliliğinle sebepledim. yanındayken zaman kaybı olarak gördüğüm uyuma eylemine şuan gözlerimi kapattığımda başımı dizlerine koymamla iştirak etmek en huzurlu hayalim. yüzündeki ufacık bir gülümsemeye sebep olacak her kelimem bir yaratıcının, sadece icra ettiği sanatıyla, aldığı ödül kadar gururum. bir de yokluğun tabi, depresyonum, melankolim, arabeskim. varlığın, var olma gücüm, yokluğun, yok olma arzum. gözlerinin ancak senin ismini verirsek tanımlayabileceğimiz rengi, yalnız tadına varınca algılayabildiğim dudaklarının kehaneti, bütün varlığınla kozmik bir uyum sağlayan kokun hayatımdaki en büyük bilinmezlerim. yıllar sonra döndüğün köyünde henüz 3 yaşında tanıştığın tarlanızın ortasında tek başına duran söğütü nasıl birebir aynı bulduysan gençliğinin manzarasında, hissettiklerim lütfuna milim oynamıyor evreninin uzay-zaman eğrisinde. hem de o grafikte pikini ilk anından yapmış, hüzün, öfke, mutluluk, korku ve yastık ortağım,  hayatımın kalanı, çocuklarımın anası, çok kırılmış hayalgücümün kohezifi. bütün zamanlardan bu zamanda, bütün evrenlerden bu evrende, bütün ülkelerden bu ülkede olman zaten varlığıma bahşedilmiş bir armağanken bir de bana "seninim" demen akıl üstü maharetin."

aşk yarınlarımızdan ödünç aldığımız mutlulukmuş...

şimdi, senden miras aşkımızın hayaletine sarılıp, siyah beyaz rüyalara uyuyorum. az önce kalbi alınmış bir donör gibi hissiz, buna rağmen yorgunum. neye üzüleceğimi bilememe belirsizliğimin yorgunluğu bu. sadece seninle biten ilişkime değil, bütün ilişkilerime üzülüyorum. seni son yolculuğunun nihai noktası olan eski sevgililer mezarlığına uğurladığım zaman, mezar taşlarında yazan bütün isimlerle beraber yaşadıklarımın videosu dönüyor nereye baksam her biriyle. hemen küsme eski sevgililerimden bahsettim diye, sırtımda ki yük senin.

aşk hedonizm fitiliymiş,
ancak etkisi geçtiğinde anlaşılıyor göte bir şey girdiği.

30 Ağustos 2014 Cumartesi

mutluluk

yahu bu meret bu kadar güzel bir şeymiş bana niye söylemiyorsunuz oğlum. niye bunu uzun uzun anlatmıyorsunuz. yıllarca peşinden koşup koşup erişemeyip vazgeçtiğimde neden karşı çıkmıyorsunuz?

bilen bilir, enerjimi ilhamımı kararlarımı mutsuzluktan beslerim. şimdi böyle aniden, hani hiç beklemezken, bilmez, şehir efsanesidir diye yorumlarken lap diye kaşıma çıktı mutluluk. lap, suratımın ortasına inip ağzımı burnumu yamultan bir yumruk oldu. dağınık, pis, kirli, kokmuş, tırnakları, sakalları uzamış yakalandım. ben hiç beklemiyordum ki mutlu olmayı. misal şimdi ne müzik dinleyeceğim diye önümdeki listeye bakıyorum, bir şey bulamıyorum. mutlu şarkı mı olur akaminko diyen adamdım ben. bildiğin müzik cahiliymişim, hiç anlamıyormuşum müzikten, arabesk ney lan.

o değil de pembe bence de çok güzel bir renk.

ve bu dönüşüm aylar yıllar sonunda değil, sadece 3 günde vuku buldu. 6 günde evreni yaratan tanrı bile beni 3 günde mutlu edemezdi, bir insan nasıl böyle bir güce sahip olabilir ki? hayatımda iyi olan ne varsa bilsin, ne kadar sevdiğim arkadaşım varsa tanışsın, ne kadar hayalim varsa içinde olsun istiyorum artık. aşamıyorum. beynimin masa üstünde kocaman bir fotoğrafı var, bakıyorum, gülümsüyor; dayanamıyorum ben de gülüyorum, budur sebebi aptal sırıtmamın. herşey daha berrak sanki, koşsam daha hızlıyım, konuşsam daha mantıklı... aklımdan geçen her fikir ya içinde bulunduğum bu pozitivizm dönemi yüzünden çok mantıklı geliyor ya da artık yaşadığım her andan daha zekiyim.

15 Nisan 2014 Salı

"ağanın inadı engin çıkmıştır"

bak bir kere hiç unutmuyorum -tatava yapma, ben unuttuğum şeyleri de anlatabiliyorum-, sene ya 72'nin ya 76'nın sonbaharı. yok yok, 74'nün kışını yeni terk etmişiz. anam evleneyim diye etmediği tehdidi bırakmıyor, babam oğlum hani sen bilirsinci ama dışarıda "evlenmedi bu çocuk" diye hayıflanıyor, kim bilecek akaminko. birilerini söylüyorlar, "git gör, tanış ne olacak, ne kaybedersin oturup bir çay içseniz" gibi klişelerle emdiğim sütü ziyan ediyorlar, direniyorum yok diyorum yine, karışmayın. gidiyorum arkadaşlarıma dert yanıyorum, onlar da benden taraf değiller; "evlen oğlum sen de işte" diyorlar. yaw he he, deyip ilgisiz görünsem de bir yanda aile, bir yanda arkadaş baskısı düşündürtüyor. geçiyorum birgün aynanın karşısına halime bakıyorum, kim girse hayatıma hep hezimet, hep bozgun, hep hüsran, hep perişan. bir tanesi de çıkarken babasının hayrına, anasının yüzü suyu hurmetine, ölmüşlerinin canına, allahının rızasına şöyle bir derleyip toparlasa... zaten genellikle haberim olmadan terk ediliyorum sonra celpler geliyor, haliyle geç kalıyorum. herşeye, herkese, her zamanda... 60'larda, 70'lerde yaşadıkları ne sürattir hiç kavrayamıyorum. yani senin anlayacağın sevip sevip üzülüyorum, sevip sevip üzülüyorum... ben seviyorum onlar üzüyor, onlar üzüyor ben seviyorum. sevmek bütün olumlu anlamlarını kaybediyor nihayetinde lügatımda. hah işte bu noktadan daha güzel orjini olamaz bu hikayenin -senin de başını ağrıttım kızım ama annenle nasıl tanıştığımızın hikayesi bu da değil-. çok uzun süre düşündüm az sonra anlatacaklarımı, kafa patlattım, dönemin şartlarında yüzlerce formül çıkardım, birşeye benzedi sonunda. yani kızım, aynadaki zahirine "sevmekten ne hayır gördün ki?" diye soran babanın, aşık olmadan nasıl aşk acısı çektiğini öğreneceksin.

17 Ocak 2014 Cuma

see you soon

en uçurtması uçmayandım ben,
en son benim sigaram yanar,
en geç ben cevap alırdım sorularıma.

halbuki en aceleci bendim.

en hayalleri hayalperest,
en gerçekleri yalan,
en oksimorondum.

halbuki sendin tek derdim.

şimdi,
sadece,
ikimizin olabileceği bir gezegene gidelim,
mesela b612.
ne desem duyarsın ya,
ne nefes versem...
ama bence,
yine anlamazsın.

özlüyorum seni.

24 Kasım 2013 Pazar

"hiçbir şey de gözüm yok, sen yanımda ol yeter"

öncelikle ne yapıyorsan bırak yapmayı, bırakamıyorsan bundan sonrasını okuma. acele etme, lütfen dur, bekle. ikiyüz liralık bir banknot gibi düşün bu yazıyı, bozdurma. bir kerede ver birinin eline gitsin. korkma buraya geldiysen, devam et. kafanı karıştırmak değil niyetim, bu mektup/mesaj/yazıda. vasiyetname. aşığın, aşkına son sözleri. esir edebildiğim kadar(ını) bırakıyorum, rahatsız edebildiğim kadar(ından) vazgeçiyorum, yorduğum tarafın varsa, söyle "geçti". şimdi doğrul yerinden, strese gerek yokmuş bak.

"sevgilim suçunu herkes bilecek, bana ettiğini herkes duyacak, seni allah bile affetmeyecek"

korkma, hayatında riske edebileceğin ne varsa et. fedakarlık diye birşey olmadığına ikna olmuştuk, hatırlarsın. seçimler diyorduk, insan ne yapıyorsa, seçip de yapıyor. fedakarlık dediği şey de aslında bir seçim. işte neyle mutlu olacağını biliyorsan, o patikadan yürü. kimse ile çıkmak zorunda değilsin. gücüne tapıyorum, biliyorum her dağa tek başına tırmanabilirsin. ha düşmeyeceksin, tökezlemeyeceksin mi sanıyorum, sanıyorsun. yok, düşeceksin, tökezleyeceksin ama biliyorum ki en çabuk sen kalkacaksın ayağa. en kolay sen devam edeceksin.

"madem ki benli hayat sana kafes kadar dar, uzaklaş git ellerimden gidebildiğin kadar"

oku, eline ne geçtiyse. kim bilir (ben değil), belki artık bana söylediğin zaman ki kadar manipüle etmiyordur dimağını, okuyorsundur. oku. herşeyi yaşayarak çözemezsin. yaz. kim bilir, belki daha fazla yazıyorsundur benimle olduğun zamandan. daha fazla yazman mı kötü, daha az mı bilemedim. zaten iyi ile kötüyü ayırt edemezdik ikimizde. bulanıktık. hayatımda en çok ağladığım günlerden biri aynı zamanda en güzellerinden biriydi. hem sendin ağlatan, hem sendin güldüren. bulanık.



gezegeninin bağlı bulunduğu yıldızının etrafında dönüşünün tam turunu not eden/kutlayan/anan bizim gibi canlıların olmadığı bir dünyada yaşamak isterdim. ya da senden hiç ayrılmadığım/kopmadığım/uzaklaşmadığım bir paralel evrende. ama hiçbirinde değilim. mecbur yaşadığım evreni, gezegeni kabullenip mücadele ediyorum. aslında bir bakıma gezi parkında yaşananlar gibi, her ayın 31'inde seni arayıp sabah 5'de biber gazı yiyorum. yanlış anlama ne ben o aktivistler kadar masumum ne de sen polisler kadar zalim. ama her seferinde daha da kalabalıklaşıyor eylemim. her seferinde mevzu sadece gezi park'ı olmaktan çıkıyor. telefonu açsan bunları sana söyleyebilir miydim, bilmiyorum, sanmıyorum. telefonu açmaman üzerine zaten benim hikayem. yine de iyi ki senin var olduğun bir dünya'ya geldim.

29 Ağustos 2013 Perşembe

haliotis

bu şarkıyı burada paylaşmasam muhtemelen çıkmaz hayatımdan:
mohsen namjoo - toranj

sen, kendin olduğunda ne kadar kolaysa herşeyi aşman,
ben, sensiz olduğumda o kadar zor herhangiye başlamam.

saklambaç oynarken perdenin arkasına saklanan çocuğum,
kaybolmamak için annemin eteğine sarılmışlığım da var.
muhtemelen eşdeğer korkulardı o zamanlar,
sobelenme ve kaybolmalar.

annemle babam kavga ettiklerinde de korkuyordum,
kardeşime birşey olacak diye de.
karanlıktan,
silah seslerinden,
örümceklerden,
binamızdaki, intihar eden kızın dairesinin önünden geçmekten...

artık hepsi kadar biber gazı,
"sensizlikfobia"m var.
geri kalanlar
butik, kart korkular.

hani yeni telefonunu
ilk kez düşürürken yere elinden,
zaman yavaşlar,
telefonla yaşadıklarının film şeridi gelir,
gider ömür ömründen.
yine elimden,
kayıp gidişini
aynı vakarla izliyorum şimdi.

güneşe vurgun çocuğum.
güneşin batışı,
telefonun düşüşü,
sana veda,

çaresiz...

8 Mayıs 2013 Çarşamba

serçedes



nerede başladığını bilmediğimden, nereden başlanacağını bilmiyorum. maria hakkında pek çok dedikodu geçiyor beynim ile kalbim arası yokuşlarda ama hiçbirinin aslı, dayanmak için sağlam bir konsol oluşturmuyor.  bu hikayeye çok öncelerden başladığımı sonraları keşfedebiliyorum ancak. bir sabah, pazar kahvaltısı tadındaki rüyalar ile uyandım dimağımda.

     dünyadaki huzursuzluğa yin olarak gönderilen yüzün, benim tanrıya inanma sebebim. sen benim kutsal suyumsun, gözlerini her gözlerime değdirdiğinde, gençlik çeşmesine düşmüşüm gibi yeniliyor hücrelerim kendini. tanrım! yüzüne bakamıyorum, ağlatıyor beni. neden akıyor gözyaşlarım bilmiyorum. mutluluk, huzur, korku, hüzün… hepsi. ağlıyorum. yüzüne bakıp ağlıyorum. bir tabii çekingen uzun ayaklı filler ya da akan saatler eğilimli rüyalar görmeyi dilesem de böyle bir rüya gördüğüm için akromatik beynime teşekkür ediyorum.

kalkmamı söyledi. oysa bunları ona söylemek için uyanmıştım, bırakmıştım rüyamı sanki. kolumu çekip bana “kalk yataktan” dedi. bir bakışla verilebilecek tüm merhameti verdim ona, kolunu yakalayıp yatağa çektim, kendini hemen bıraktı, küçük bir kız çocuğu gibi kikirdeyip. üstünde beyaz geceliği vardı hala, kendisine bunu giymemesini söylemiştim. zehirliyordu beni o geceliği ile güzelliği. hiçbir kadını beğenmiyordum, bakmıyordum bile etrafımdakilere. onsuz olduğumda her şey bana onu hatırlatıyordu. ve o geceliği giydiğinde güzelliğin sınırları çizilmiş oluyordu insanlık için. yüzü bana dönük yanıma yattı, başını yastığıma koyup. yine ağlayacak gibi oldum. mutluluk buydu işte. pürüzsüz bembeyaz teni, kocaman, kahverengi gözleri, yanağında ki “beni buradan öp” diye bağıran beni, her biri kalbime saplı bir ok olan kirpikleri, o pembe, çok hafif pembe dudakları, belli belirsiz tebessümü ile ağlatacak oluyordu beni. bense bunu huzur diye çeviriyordum kendi lisanıma. savaşlar bitsin diye gönderilmişti görenin öldürme genini yok eden yüzü. kalktı yeniden, “hadi gitmem lazım” dedi. kalmasını istiyordum, biraz daha duralım böyle dedim. dinlemedi. biliyordum sevmiyordu beni, bu durumu hiçbir şeye dayandıramıyordum ama biliyordum, sevmiyordu beni. bir rüya gibiydi, zaten rüyaydı.

uyandım, çok gerçek bir rüyadan, çok zahir bir hayata. yastığımda salyalarımdan oluşan ıslaklığı hissettim. rüyamda ki hayatı yaşamayı istedim bir anlığına ve bu bir an zamanın en küçük değil de en büyük parçası oldu benim için. tekrar o evrene dönerim umuduyla gözlerimi kapatıp uyumayı denedim. uyuyamadım. rüyamın etkisinde kalmıştım. hatta onu bırak bizzat aşık olmuştum rüyamdaki o yüze. sonra birden bire, bir detay geldi aklıma rüyamdan hediye, tam uyanırken bana bir şey söylemişti. sanki rüyalar aleminden bu dünyaya dönerken beni koridorda yakalayıp kapıdan bağırmıştı. “beni çok güldüreceksin.” düşünüyordum, o kimdi ki ben onu çok güldürecektim, ne zaman olacaktı, nasıl olacaktı.

o gelince... boşluk doldurmacadır ya güya aşk, dolu sandıklarımı da doldurdu. gelmesi için ısrar etsem de o istemeden bu ısrarın bir faydası olmayacağını biliyordum. öteki taraftan henüz bilmiyordum gönlümün onun biriminde çalışan ibresinin neyi gösterdiğini. önce uğramayacak sandım çoraklığıma yaşadığım şehre gelince de öyle olmadı, ulaştı bana yağmurlu bir günde, 31 gün süren aylardan biriydi. görüşebilmemiz için bir taksi durağını işaret etti bana, “hızlı davran zamanımız kısıtlı” dedi bir de. “e bu muydu peki benim sen geleceksin diye kurduğum hayallerim?” diye soracaktım da, sormadım. Bindim serçedes’e, “kemerini bağla, yağı kontrol et” dedikten sonra “heyecanını da yen artık” dedi bana. sağ olsun en hareketli şarkıları çaldı yol boyunca. derken vardık maria’nın işaretlediği durağa. beni bir taksi gibi durdurdu ki kendisini beş yıldır görmüyordum. evet evet, beş yıldır görmediği insanlara taksici gibi davranmak huyuydu onun. keşfe çıktık, nefes aldığımız şehirle birbirimizi. bana çok soru sorduğumu söyledi, ben de ona çok cevap vermediğini söyledim. bana çok mükemmeliyetçisin dedi, ben de ona nesnelere çok anlam yüklüyorsun dedim. nereden bakarsan bak, analiz ediyorduk birbirimizi, kafa yoruyorduk. söylediği gibi kısa kalmadı yanımda, sanırım sıkılmaktan korktu da bir önlem olarak tuttu erken kalkması gereğini cebinde. ve gitme zamanı geldi, hiç sürmediğim kadar yavaş sürüyordum arabayı. ikimizde susmuş birbirimizin suskunluklarını dinliyorduk. suskunluğu da çok güzeldi. ancak ben bozdum sessizliği, bir şiir okuyarak. “yüzün en güzel renklere ev sahibi/ bir ressamın paleti gibi/ ismin anıldığında/ ulaşır gözlerimle hayallerim arasında kalan bölgeye/ gerçekle rüyanın tam ortasına.” ahmet telli’nin bu şiir dedim. “hayallerimden ve rüyalarımdan daha güzeldin/ ve gerçektin/ anladım ki/ tanrı benden daha zevkli” bu da ahmed arif dedim. inandı. sonra sustum, yine susuştuk. geldik kalacağı yerin önüne. İndi arabadan, gitti. o an anladım ki, bu gitmek, gitmek değildi düpedüz kelepçeleyip ellerimi peşinden sürüklemekti. pek çok şeyi onu bıraktığım yerde bırakarak, onunla geçen zamanı beynimin silinmeyecek anılar klasörüne koyarak, döndüm eve. 

ertesi gün aradı, beraber kahvaltı yapalım diye, koşa koşa indim aşağıya arabaya binmek için. yüz metre atletleri “çıkın” diye patlayan silahın sesini nasıl bekliyorlarsa öyle bekliyordum zaten aramasını. yanına gittiğimde beni görünce gülümseyen yüzü, bir yerden bir yere ulaştım diye bana verilen en büyük hediye oldu. kahvaltı yaptık, konuştuk, sustuk, baktık. o kadar, onunla yaşanılanları beynimin bir köşesine kazımak için çaba gösteriyordum ki anı kaydetmekten söylemek istediklerimi doğru aktaramıyordum. cümle bozukluklarımla dalga geçerken onu keyifli görmek mutluluk veriyordu. onunla olmak o kadar güzeldi ki.

sanırım geldik, yaşadıklarımızın ve anlattıklarımın en zayıf yerine. ben ona aşık oldum ki o sırada bu hikayeye ismini veren arabayı düzeltmeye çalışıyordum sürttüğüm bariyerlerden. tabelalarda gösterilen, gidilmesi gereken hızdan 3 kat daha hızlı sürüyordum. onunkini ve kendi hayatımı riske atıyordum. o yanımda kahkahalar atıyordu. ben direksiyonla cebelleşirken hayatlarımız için, o gülüyordu. ve bu anda yeni bir başlık açılıyordu hayatımın seyir defterinde, aşk diye. kazada geçirdiğim şoktan dolayı ya da kahkahasında barındırdığı eşsiz nağmeden dolayı değil. kahkahasıyla beni  “kalk bak hala yaşıyoruz, mutlu olmalısın” diye derin bir şoktan uyandırmasından dolayı da başlamıyordu bu hikaye. başlamıştı zaten. sadece ben büyük bir parçasından eksiktim aşk bütününün. rüyamda gördüğüm kadına aşıktım zaten, başka biriyle değiştiremeyecek kadar sadıktım. o maria’ydı. rüyalar aleminden çıkarken “beni çok güldüreceksin” diye bağırmıştı. onun yüzüydü o rüyada gördüğüm, onun yüzüydü tanrıya inanma sebebim, onun yüzüydü tanrının iyilik diye dünyaya gönderdiği. yanımda oturuyordu, kahkaha atıyordu, bense bir türk filmlerinden fırlamış dikkatsiz, kaza yapan bir jön gibi direksiyonu çeviriyordum, hayatlarımız için. uyandım.

tabii ki hikayenin en mutlu yerinin bu kısmı olduğunu kestiriyorsunuz: “yazar daha önceden rüyasında görüp de aşık olduğu maria’sına bir kaza sonrası tekrar aşık oldu. rüyalarındaki kızı buldu.” mükemmel bir aşk hikayesinin, mükemmel başlangıcı. lakin öyle değil. normal düzende ilerleyecek bir hikayede yapılması gereken şey, yazarın serçedes’i müsait bir yere çekip arabadan inip arabanın yaralandığı yere bakıyormuş gibi yapıp maria’ya aşkını itiraf etmesi olurdu. sonra birbirlerine sarılırlar maria da bir papağan gibi söylerdi ona aşık olduğunu. öyle olmadı, çünkü bu sıradan ve mükemmel bir aşk hikayesi değildi. arabayı sürmeye devam ettim, maria’ya kaza hakkında bir iki şey söyledim, sıradanlığıma devam edip. endişeliydim, terliyordu ellerimin içi. fakat bu endişenin kaza ile en ufak bir ilgisi yoktu.

bir rüya nasıl gerçek olabilirdi ki? hele bir de bunu yaşayan koyu bir materyalistse. maria’yı düşündüm, yanımdaydı. istediğim an yüzüne bakabiliyordum, hatta aşkımı itiraf etsem, elini tutup, sarılıp öpebileceğimden de emindim. yanağındaki o eşsiz bene bakıyordum bir alkol bağımlısının green label’a baktığı gibi. bana kalsa louvre’da ki mona lisa tablosunu indirir, maria’nın beni’ni asardım oraya. konuşuyordu yüzündeki ben, “öp beni buradan diye konuldum ben buraya” diyordu bana. uzun uzun ve merakla kendisine bakmam dikkatini çekti. bana bakıp kaşlarını yukarı kaldırarak gülümsedi. sonra tekrar önüne döndü. biliyordum tam olarak sevmiyordu beni ama bu tanının hiçbir semptomu yoktu. rüyamdaki gibi. bulmuştum rüyamdaki kızı ve anlamıştım rüyalarımı kaybettiğimi.

hiçbir şey konuşmadık bir müddet, o, yaptığım kazanın şokunun devam ettiğini sandı. ben de kaza hakkında konuşmaya devam ederek bu sanrısını güçlendirdim onun nezdinde. hatta “biz beraber çok güzel bir gün geçirdik, kazanın bunun önüne geçmesine izin vermeyelim” bile dedim. o da olur diye salladı başını. bunun dışında ona bir şey söylemek, bir sigara paketine 21. sigarayı yerleştirmek demekti. yerleştiremedim. sarıldı bana, bıraktıklarından habersiz, hastalığını bilmeyen bir taşıyıcı gibi. omuzlarımı tutup bana baktı. çok şey geçti içimden, çok şey söylemek, o ana, o anda çok şiir yazmak. hiçbirini yapmadım, titremelerini belli etmemeye çalıştığım dudaklarımla, “git” dedim. gülümsedi, evet yine yaptı, yaraladı her yerimi. gitti. bıraktım rüyalarımdaki kızı, rüyalarımı çalacaktı yoksa benden. her gece uyumak için sabırsızlanmamı, yatağa girdiğimde yorganı kafamın üzerine kadar çekip hayaller kurmamı, huzur içinde, mutlulukla onu görebileceğim için uykuya dalmamı, sabahları uyandığımda onu rüyamda göremediğim için içine düştüğüm melankoliyi, akşam olduğunda, uyumaya yaklaştığımda onu görme ihtimalime bir adım daha yaklaştığım için salgıladığım endorfini çalacaktı benden. onun yeri, ellerim, kollarım, dudaklarım değildi, beynimdi.

bir daha aramadım maria’yı, o da aramadı. aşkımı aşkıma, sevgimi sevgilime tercih ettim. her gece uyurken, kıpır kıpır oluyor içim hala, midem de kelebekler uçuşuyor rüyalarımın maria’sını görebilme ihtimalimle. her gece uyurken fazladan sıkıyorum parfümümü.

23 Mart 2013 Cumartesi

bakır madenleri

bir kere şunu bir açın: minas de cobre - calexico

kurduğum cümlelerin öznesi olmaya değmiyorum.

yine de merak ediyorum,

sabah uyandığında ne kadar çapak gözlerin,
ne kadar mahmursun,
ilk çalışında uyanır mısın alarmı saatin,
kahvaltıda ne yer, ne içersin,
penceredeki güne göre değişir mi ruh halin?

bilirim parfüm sürmezsin,
yine de hangi çiçek kokar tenin,
sen hangisini seversin,
ne koktuğu da önemli mi bir çiçeğin senin için?

çok üşür müsün apartmandan çıktığında,
acır mısın önünden geçtiğin dilencinin,
selam verir misin her sabah ilk gördüğüne,
gülümser mi gözlerin her tanıdık için?

keman dinler misin,
tiyatroya gider misin,
ne kadar içersin,
ne kadarı yeterdir güzel kafan için,
kim gelir aklına o an,
ya da kim çıkmaz aklından,
kimdir tetikleyicisi arabeskinin?

miadı var mıdır hayallerinin,
yoksa her hayali birbirinden ayırır mısın,
ne kadar mutsuzsan ağlarsın,
kaç damla gözyaşı yeterli ağladım diyebilmen için?

bitirir misin her gece başucuna koyduğun suyu,
kafanı koyduğunda yastığa kapanır mı gözlerin,
dua eder misin herhangiye, herhangi için,
ne renktir pijamaların,
ne renktir rüyaların?

8 Şubat 2013 Cuma

bukalemun

hala bloğu takip edenler var. azimlerine hayranım. onlardan biri bugün doğmuş. iyi ki...



Önce ilk kahramanımızı tanıtayım size de hikâye refah kazansın. (Lavuğun teki bu. Lan dur otobiyografik yazacaktım ben. birinci tekil şahıs kullanayım. Anlatayım kendimi. Aşk denen zımbırtı ya da zümrüt benim hem her şeyim hem de hiçbir şeyim. Hem herkese âşık olabilirim hem de kimseye.  Hem ölebilirim âşık olduğum için hem de kılımı kıpırdatmam. Hem her an âşık olabilirim, hem de asla âşık olmam. Aslında aşkı en yoğun yaşadığım yerler bar masaları olur, yalnız gidip bir birayı bitirmeden ötekini istediğim.  O tekdüzelikte, sıkışmışlıkta ve kafayı hafiften bulup kurduğum hayallerden sıkıldığımda, güzel oldukları yönünde kendimi kandırdığım, önümden tuvalete gitmek için geçen hatunları keserim. Bakışıma karşılık aldığım zaman tuvalette oldukları müddetçe özlerim, o müddette aklıma getirdiğim binlerce sıfattan acaba hangisi ona yakışır diye düşündüklerimi. Öyle bir özlerim ki o lanet yere şaşı bak şaşır resmine verdiğim dikkatle bakarım, çıkarken bir daha görebilmek için zat-ı alleri. Ve çıkarlar o lanet yerden, cehennemde cezası bitmiş cennetime yeni ayak basan huriler kıvamında. Ve tekrar ve ısrarla ve umursuzca ve umut ederek dadanırım tekrar gözlerine. Kimisi karşılık verir yeniden, kendisine olan aşkımı bitiren bakışlarıyla. bir bakışla biter benim aşkım, özlemim. çekerim gözlerimi hafiften bayarak, birkaç adım önce “acaba hera’mı olsa yoksa athena’mı, bu çok güzel kesin helen bu.” dediklerimi. Çünkü elde etmiş olurum artık, götüm kalkar, defederim cennetimden. Ama bakmadıkları zaman, işte o zaman başlıyor benim hikâyem. Bara gelmemin bir anlamı oluyor. Bir bira daha istiyorum ötekini bitirmeden, köpüğü efkârlı olanlardan. Cham’da (bukalemunu bu şekilde kısaltmayı tercih ettim.) geçti masamın önünden ve tuvaletten çıktıktan sonra bana tekrar bakmayı tercih edenlerin sınıfına girdi. Diğerlerinden farklı olarak bana gözleri ile temas etmesine rağmen cennetimde kaldı. Çünkü ufak bir ayrıntı taşıyordu yanında ve o ayrıntıya “aşkım” diye hitap ediyordu.
Tanıştık kendisiyle sonra ve bir müddet her şey olması gerektiği gibi gitti (oralar çok sıkıcı anlatmaya gerek yok, geyiğe döner hikâye). Sonra o, kalbi bir organ gibi düşündüğümüzde uzak kaldı sevdiğinden bir ara. Ben de o ara sızı verdim kalbine. Her şeyi olması gerektiği gibinin bahanelerinde yaşıyorduk. Tabiri caizse, çok popüler olan adıyla; kankaydık. Lakin biz daha fazlasını yaşıyormuşuz gibi geliyordu bana ki geldiği yer, benim fedakârlık yapmaya başladığım yerdi.

c- hadi fotoğraf çekilelim.
k- olmaz, ben sevmiyorum fotoğraf çektirmek.
c- neden sevmiyorsun?
k- bu kadar çirkin bir suratın olsa sen de sevmezdin inan. Siz güzeller ne anlarsınız çirkinin halinden.
c- ben güzel miyim?
k- evet, hatta ileride kartvizitin olursa önüne gz. eklemeyi de sakın unutma.
c- yaa dalga geçme.
k- dalga geçmiyorum, kalp hastalarının sana bakmamaları gerek ve kalp damarlarımı tıkamaya başladın.
c- o kadar güzel miyim?
k- keşke sadece o kadar güzel olsaydın.
c- tamam işte benim güzelliğim örter, senin çirkinliğini, fotoğraf güzel çıkar.
k- çok şanslı bir adamım ben.

Ve çekti fotoğrafımızı, fedakârlık yaptım ona izin vererek. İlginçtir ki ben de güzel çıktım. Biz bir müddet daha böyle fotoğraflar çekip, böyle diyaloglara girdik, güzel ve çirkin masalı tandanslı. Bu günlerden bir gün onun doğum günü oldu. Hatta hediye bile yazdım ona. Veremedim. Onun yerine konuştuk saatlerce kendimiz üzerine.

c- bak bugün benim doğum günüm bana bir şeyler söylemek istemiyor musun?
k- doğum günün kutlu olsun.
c- sadece bunu mu söyleyebiliyorsun?
k- benden duymak istediğin her şeyi söyleyebilirim sana. Duymak istediklerini söyle, yeter.

Söyleyemedi. Ben de söyleyemedim. Aramızda ufak bir ayrıntı vardı ve o, o ayrıntıya “aşkım” diyordu.  Ve ara bitti. Gitmem gerekiyordu artık ki kalben ayrılacaktım ondan, kalbim bir organ değildi. Hiç bir şey değildi. Maddenin dördüncü haliydi, beşinci haliydi, yirmi beşinci haliydi. Madde değildi. O geceyi birlikte geçirdik, sanki dünyaya sırf o geceliğine inmişler gibi mutlu. Uzandık yan yana. Birbirimize baktık ama daha fazlası yoktu. Sadece bakıyorduk. Seslerimiz bile kirletmiyordu o anı, kısık bir ışık altında.  Oysa o kadar çok şey söylemek istiyordum ki. Hem bir rüyada gibiydim hem de kâbusta. Hiç o kadar güzel bir rüya görmemiştim ve hiçbir kâbusumda bu kadar boşa bağırmamıştım. Sonunda dayanamayıp sadece dudaklarına dokundum. Ve o bana yaptığımın tehlikeli olduğunu söyledi.

c- yaptığın çok tehlikeli.
k- tehlikeli mi?
c- evet hem de çok.
k- ne yapıyorsun, biliyor musun? Kendi halinde uslu uslu oturma odasında oyuncaklarıyla oynayan bir çocuğa “yatak odasına gitme orası çok tehlikeli” diyorsun. Ve çocuğun yatak odasına gitmemesini istiyorsun. Ama için rahat olsun çocuk yatak odasına gitmeyecek biliyor oranın tehlikeli olduğunu.

Sonra gitme vaktim geldi, kalben, beynen, ruhen, geride bırakarak. Şimdiye kadar o kadar şeyi bırakıp gidebilmişliğim hiç olmamıştı. Sonra gitme vaktim geldi. Daha çok gençti, hiç vakti değildi. Ölüm gibi gittim. Bitmedi hikâye ben gittim diye. Gelişme kısmına geçtik. “Bana ne yaptın sen diyordu?” gittikten sonra. Ben bir şey yapmamıştım. Ya da evet yapmıştım. Sonunda bulmuştum cennetimde cehennemden çıktığında gözlerime baktığı halde kalabilecek birini, “kızımız olur ileride, oğlumuz da olur, hatta oğlumuz olana kadar çocuğumuz olur, sonra büyür onlar, torunlarımız olur, kız da olur, erkek de olur, sonra ilk ben ölürüm, sen bizim evleri satıp satmamak arasında kalırsın, her gün gelirsin mezarıma, çiçek de getirirsin ama bilmezsin hangi çiçeği sevdiğimi, her gün bir çeşit, sonra yanımdaki mezarı ölmeden satın alırsın ve sen de ölürsün, yanıma gömülürsün ve işte al sana sonsuz mutluluk, sonsuz aşk” diyebileceğim birini. Ama olamazdık, aramızda ufak bir detay vardı ve o, o detaya “aşkım” diyordu. Ben bunu anlattım bir müddet ona, hatta aradı beni açmadım. Çok üzüldü. Hem de çok. Ben daha çok üzüldüm o bilmedi. Son öpücük kadar ani, pişman, ıpıssız gecenin sesi kadar yalnız, bir idam mahkûmunun ölümünü istediği kadar çabuk, rüzgâr kadar savruk, sandı kendini.  Değildi, İlk öpücük kadar heyecanlı, toy. Kalabalık bir gece kadar şatafatlı ve bir idam mahkûmunun umuduydu. Ama evet rüzgâr kadar savruktu.  İçimden fısıldadığım ismi, hangi kitaba hangi harflerle yazılırsa yazılsın, kimlerin ağzından duyulursa duyulsun, o fısıltı kadar anlatamayacaktı bana kendini. Yağmurdan kaçarken kafamın üzerine koyduğum değil, ceketimin altında sakladığım kitabımdı. Bilmedi. O ben üzülmüyorum sandı, anlatamadım. Mutluluğun anahtarı bende değildi. O ufak detay, hayal kırıklığı, kendisine benim verebileceğimden kat be kat fazla mutluluk verebilirdi. Uzaklaştırdım ondan kendimi. Onu özlemiyorum sandı, kendi gözyaşlarının sesinden benimkileri duyamadı, oysa kendisine şöyle bir mesaj atmaktan son anda vazgeçmiştim; “öteki yüzünü asla göremeyecek bir bıçak gibi özlüyorum seni.” Nasıl 100 kilodan fazlasını kaldıramıyorsam bu mesajı atmayı da kaldıramazdım, 3000 kiloydu. Onsuzken inşaata gidip kum elemekte buluyordum kendimi. Yeryüzünde yaptığım en huzurlu şeydi, namazımdı benim. Ama yorucuydu, anam ağlıyordu. On beşinci kürek ağırdı, on altıncı daha ağır, on yedi daha da ağır. Gittikçe ağırlaşıyordu. Tıpkı onu görmediğim günler gibi. Sonra o unuttu beni, onu unuttuğumu sanıp.  Mutlu edemezdim ben onu, onu değil hiç kimseyi mutlu edemezdim ben. Mutlu değildim. Sen böyle söylersen zaten mutlu olamazsın denilecek durumda dahi değildim. Sadece benim ülkemin vatandaşı olup benden bir şeyler bekleyen hiç kimseyi istemiyordum hayatımda. Bencil miydim evet, vaat ediyor muydum hayır. Böyle rahatlatıyordum vicdanımı, vaat etmediğimi söyleyerek kendime. Oysa başka şeyler söylüyordu dilim, karşısındakini de suçluyordu: “sana bakınca anladım ki, hiçbir dilenci öbürüne sadaka vermiyor”.

Sonra cham bir ara uzaklaştı yine kalben.  Ruhen de. O ara kendimi sundum ona. Benimle çok istediği ama bir türlü satın alamadığı oyuncağını elde ettiği zaman oynadığı gibi oynadı. Bıraktı sonra. Öyle olmasını istiyordum ben de. Mutlu olamayacaktı yoksa. Hala ara ara vakit geçirir, ben sarhoş olur ve ona âşık olurum. Ağzımdan dökülür ona layık cümleler. O mutlu olur, bunları başkasından duyduğuna. Sever çünkü cham kendini. Hatta ortak bir yönümüzdür, tek kalbi olan siyam ikizleri gibi aynı kişiye aşığızdır, ikimiz de ona aşığızdır. Ama onun kendisini sevmesini de severim ben, belki onun kendisini sevdiğinden daha çok sevdiğimdendir onu. Hikâye burada bitiyor. Bu kadar yaşandı çünkü belki de bitmedi. Ancak bitmeli. İkimiz de biliyoruz. Siz de biliyorsunuz, artık kaçınız buraya gelebildiyse. Ancak bitmeli. Aramızda ufak bir detay var ve o, o detaya “aşkım” diyor. Bir parantez açmışım en başlarda, açık kalmış, bizim ilişkimiz gibi. Kapanmalı. Size yaşadıklarımızdan daha gerçek bir hikâye anlattım. Parantezi kapattım.)

19 Eylül 2012 Çarşamba

ılık bahar

her gördüğüme aşık olma kuvvetim, her anımdan hikaye yaratma çabamdan kaynaklanır. bu durum da beni en aşağılık tabiriyle kimseye aşık olmamış, hep hikayelere aşık olmuş kılar. aşık olduğum ya da olduğumu sandığım kimseyi ama hiç kimseyi, sadece ve sadece kendi benliği, varlığı ile hayal etmedim. hep olaylarla, oyunlarla döndü kafamın içindeki tek gecelik hikayeler. uyandığımda, yatağımda değildi neredeyse hiçbiri. bu hikayelerin en büyük ortak özellikleri ise kati bir reddin ardından açacak ılık bahar umudu olmuştur. o ılık bahar umudu orada hep durur. başka bir kudretin o hayale ufak bir çizik atamayacağını bilsem bile ya da o hayali herhangi birine anlatma zorunluluğum olmasa bile o ılık bahar umudu orada hep durur. çiçek vermez, meyve vermez. kendine bu zalimliği hayallerinde dahi reva gören kişiye realist mi denir, pessimist mi bilemem. bildiğim umut'a getirdiğim takıda saklıdır; ılık bahar. kara kış değil, çöl sıcağı değil; ılık bahar. umut, ılık bir bahardır. ve sanmayın sakın bir tek bana geçerlidir. aşık olduğumuz ya da olduğumuzu sandığımız herkese beslediğimiz öz, umuttur. bu yüzden hayallerimiz mutlu sonla bitmez. mutlu son, umudun sonudur. mutlu son, aşkın sonudur.

31 Ağustos 2012 Cuma

üzerine konuşulacak şey

"üzerine konuşacağımız birşey yok." sence de biraz hayalperest değil misin? birşeyler konuşmak için sıkıntı çekilebilecek bir ülkede mi yaşıyoruz sence? yani en azından iktidar partisini konuşabilmeliyiz bence, hani idris naim şahin falan var. bu partiye muhalif olan herkesin bir şekilde içeride olduğundan, o içeridekilerin büyük çoğunluğunu kck'lilerin oluşturduğundan, roboski'yi aramızda şimdiden unutanların olduğundan, roboski'nin aramızda ne olduğunu bilmiyenlerin olduğundan, parasız üniversite isteyen öğrencilerin yargılandığı ama parasız üniversitelere geçecek ülkemizden, suriye'de demokrasinin olmadığını savunup, kendi ülkesinde polisin milletvekillerini yaraladığı başbakanımızdan... eğer ülkeden sıkıldıysan dünya'dan da bahsedebiliriz. arap baharı ve ortadoğu'da dönen olayları, hala devam eden savaşları, cern'de bulunan higgs bozonu, tanrı parçacığının, allah'ın bir lütfu sayılmasını, nasa'nın curiosity'si ile ancak daha iyi fotoğraflar çekebilmesini... üzerine konuşacağımız şey çok. senden bahsetmiyorum bile.

21 Ağustos 2012 Salı

teorik yalnızlık pratiği

yazmadığım birçok şeyin arasından bunu seçtim yayınlayacak. sen benim en aleni cümlelerimin, yine de gizli öznesi, kaldı hasretimiz kıyamete kadar.

4 Nisan 2012 Çarşamba

kadın şair olmaz, kadın şiir olur.

kimsecikler yok.
yaşama küsmüş
sokakta savrulan kuru yaprağın hışırtısı kulağımdaki,
ayrılığımızdan kalan.
bir de dilimdeki türkü, kısık,
yüzümü yalayan utangaç rüzgar.
halimi anlarmış gibi başını sallayan
ürkek sokak lambası bütün aydınlığım.

taşların arasından biteriz sanmıştım.

20 Şubat 2012 Pazartesi

friendzoned

- dizimdeki izleri görünce hatırladım, küçükken de hep yaralardım kendimi. şimdi izi bile olmayan yaraların acıtması, en çok çocukluğuma koyuyor o yüzden. sahi ben ne zaman bırakmıştım ki çocuk olmayı?

- tam bir gerizekalısın.

- neden?

- insan çocuk olmayı bırakır mı?

- haklısın. ama o zaman iyi bir sebebim vardı.

- hangi sebepti tam olarak?

- ilk aşk.

- ilk aşkın mı vazgeç dedi çocuk olmaktan?

- ne dediği önemli değil. zaten sesi kazılı olsa da anı defterime, bana söylediği hiçbir şeyi hatırlamıyorum. kurduğu hiçbir cümleyi hatırlamadığım biri için bıraktım çocukluğumu.

- belki hatırlasaydın sevmezdin o kadar.

- bir tane geldi gerçi şimdi aklıma. "... ama biz yine de arkadaş olabiliriz." işte, o cümlede bıraktım ben çocukluğu.

- ooouvv! biraz zalimceymiş. o, çocuk muydu peki?

- bence o, birşey değildi. yani bizim tanımladığımız hiçbir şey ona karşılık gelmiyordu. çok çalıştım onu tanımlamaya, ancak ne ile etiketlesem yetersiz kalıyordu onun nazarında. gerçi bir tanesi ile çok yaklaşmıştım.

- dur tahmin edeyim, "o".

- yok. var olan, gelmiş ve gelecek zamanda ne bir toprak parçası, su damlası, ne bir hava kabarcığı, bir ateş yalazı tarafından eşi benzeri görülmemiş, uğrunda ölmenin yetersiz, yaşamanın da anlamsız olduğu, peşinden gidilmeyecek yolun olmadığı, görüntüsü zaman, sesi hava bükücü, gözyaşı damlası sudan daha su, varlık piramadinin tepe noktası.

- yine de anlatamadım diyorsun.

- anlamadı.

11 Şubat 2012 Cumartesi

zaaf-ı suri

kabul et, mutlu çocukluklarımızın bize kazandırdığı anlık mutsuzluk tarayıcılarımız her ne kadar aynı adresi göstermeseler de o arayışa bizi yönlendirip maceralarımızı benzer kılıyorlardı.

itiraf et, bize göre kısa, dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesine göre uzun rölativistik muhabbetlerimizde ortak özellik havuzunu hiç kullanamayıp birbirimize benzememiz senin de kafanı karıştırıyordu.

sual et, minik günahların intiharın eşiğini çizdiği, herşeyin büyük yaşandığı küçük dünyalarımızda yazmak (bir de kabahatliysen sayfalarca), arınmaktı. yaşadıklarımız mı küçüldü yoksa günahlarımız, dünyalarımız mı büyüdü kesildik biz yazmaktan.

affet, kayboldum takvimlerde, unuttum doğduğun günü.

iyi ki doğdun Candilamando.

29 Ocak 2012 Pazar

canım dediklerim canımı aldı

ve ancak bir dost kırabilirdi, en fazla camını, gönül fakirhanemin. çok yabancılık çekmeyeceksiniz kendisini tanımakta; birayı çakmakla açmayı kimden öğrendiyseniz, o. rakı içerken en çok olmasını istediğiniz yanınızda. yoksa çok uzaklara gitmeyin öyle.

bundan on yıl öncesi, aynı yatak numarası düşmüş kaderimize, 8 kişilik odada. koyun koyuna yatacak halimiz yok ama dinlemiyorsun, tartışıyorsun. yaw yeni tanışmışsın bir yüzün gülsün değil mi, yok. yatağı alıyorum, odadan çıkıyorum zaferle, dönüyorum ne göreyim. abi sigara içiyor odada (içses: ben içiyor muyum? yok. o zaman o da içemez). "burda sigara içilmez" diyorum. 8 kişilik oda, ikimiz dışında 6 kişi daha var, aralarında sigara içen yok. içilmez diye karar alınıyor, skoru 2-0'a getiriyorum. hala da ben gıcığım kendisine.

tiyatro hevesi sarıyor, yurdun topluluğuna katılıyorum. işler yolunda, hocanın oyunu var ona gidilecek. iki kişilik davetiye elde, odadaki diğer 6 kişi gelmiyor. en son yalnız gitmeyeyim, tiyatroya gelir misin diyorum, geliyor. bir daha da yalnız bırakmıyor. otobüste bakıyorum, kentkartı biz bastık da herifin muhabbet güzel. konuşulur bununla. bir daha da susulmuyor. oyun vasat, ortam güzel, hocayla tanışınca, ikna oluyor topluluğa katılmaya. bundan sonrası sade hatıralar, şimdi müsadenizle, sadece onun anlayacağı şekilde aklıma her bir hatıraya denk gelen imgeleri yazacağım.

ranza
otobüs iç camı
yangın merdiveni
evlatlık
samanlıktan kaldıramadım
boyacı
karacadağ dersanesi

tamamı, yurt yıllarımıza denk gelir. hayatımın o kadar hareketli olduğu, başka bir zaman dilimi yoktur. o, zaten hayatı hep böyle yaşar. aramızdaki en büyük bağ, birbirimize olan inancımızdır.

5 Temmuz 2011 Salı

sümüğümü ellerinle silmeyecektin

bir harfine dokunmuşsam çarpılırım. dünyadaki en dolu insandan geliyor. biz "çise" kalırız anca yanında.

sümüğümü ellerinle silmeyecektin… kaç kere söyledim sana, “yapma” derdim “iğrenç”… dinlemedin beni hiç. her ağlayışımda nefessiz kalırdım ben. sümüklerim tıkardı burnumu. ağzımı açar bitmek bilmez iç çekmelere yenik düşerdim. kıyamazdın. söylemeye çalıştıklarımı dinlemek istediğin için değil, nefessiz kaldığım için uzatırdın ellerini. “yapma” derdim “iğrenç”… gözlerini kısar gülümserdin… anlatmama, haykırmama, bağırmama devam etmemi ister gibi. bilirdim… sen o haykırışların sonrasını severdin. kirpiklerimin birbirine yapışmasını, gözlerimin parlamasını ve çaresizce sana sarılmamı…

her ağlayışın akışı aynıydı aslında. kavga ederken ağlamazdım ben. kırıldığımda, kırdığında sadece… sessizce başlardı yaşlar burnumun ucundan düşmeye. sonra hızlanırdı. gözyaşlarımın tadını ikimiz de severdik. sümüğümü ise sadece sen. “yapma” derdim “iğrenç”… hiç bilemedin gerçek sebebini… ben her sümüğümle sana daha çok bağlandım. her ellerini burnuma yaklaştırdığında bir kere daha düştüm. tutarsın biliyordum. tutardın çünkü… ta ki kalbin tutmaz oluncaya kadar. “ayakları tutmuyor” derler ya felçlilere… öyle işte… dedim ya sümüğümü silmeyecektin.

işte şimdi ağlayamıyorum senin yüzünden. sulu zırtlak kirpiklerimden burnumun ucuna ulaşmıyor yaşlar. burnum… o koca burnum ise hiç sümükle dolmuyor… doğal seleksiyon diye tabir edesim var bu durumu. yağmur ise hiç durmuyor. dedim ya sümüğümü silmeyecektin…

by candilamando

20 Haziran 2011 Pazartesi

seni seviyorum

ayırıyorum öğelerine ("seviyorum"'u başka hiçbir yerde "sen"den ayırmam):

ben, gizli özne. yaz'ın doğmuş kardanadam, cumartesi kılınmış cuma namazı, espresso'dan bakılmış kahve falı.

sen, tümleç. metabolizması hızlı, rüya arkadaşım, diyalektik kararsızlığım.

seviyorum, yüklem. darp izi, güneş yanığı, saklı dolorizm.


not: yukarıdaki yazı (satır atlamadan yazsaydım şiir), en sarkastik bokumdur. bugün, inceleme fırsatı bulduğum, "underground poetix" diye bir derginin ben de hissettirdikleridir. okuyucuya sadece imge verip "al oku, birleştir" diyen akımın amına koyayım. imgenin yeteri kadar felsefik durmayacağını hissedip ilaveten konan düşünce sistemlerinin kelimelerinin amına koyayım. "diyalektik kararsızlığım"'mış, "hangi deliğe sokacağım, bilemedim" demiyor da.

defter

eğer gerçekten ölümümden sonra bedenimle ne yapılacağını umursuyor olsaydım, attığım her adımla ıslak bir pamuk gibi şekillenen beyaz plaj k...