31 Temmuz 2010 Cumartesi

"biz de bilirdik sevgiliye karanfil almasını lakin aç idik yedik karanfil parasını"

biraz yılmazlar üzerine kuruludur hayatım. ve onlardan biri, yılmaz güney'in sözüyle başlayalım istedim. birazdan size anlatacağım hikaye tamamen uyarlama olup orijinalinden oldukça uzaktır. hikayenin gerçek kahramanı da sever çirkin kralı.


...hayat bize dışbükeydir dostum. bir otopark aynası gibi... ne kadar yaklaşırsan yaklaş hep küçük kalır görüntün. ama o zamanlar bunları bilmiyorum tabii. özgüven ve enerji dolu lise yılları, okuma merakı...bir de para yerine (ki o zamanlar biriktirilmeye değmeyecek kadar az rastlaşıyoruz) harita metodun tam ortasından koparılmış kağıtlara yazılmış fiziği çirkin ama içi güzel şiirler var yastığımızın altında. üstü boş, bir karış havada. o zamanlar işte, sadece bir karış kadar uzak bana "hülya".

isminin hikayesi ilginç; birgün sınıfa geliyorum, sıraların, masaların yeri değişmiş. arıyorum, bulamıyorum masamı. çok emek harcamışım. kocaman bir "sabun da kirlenir" kazımışım bir dönemimi verip. bir ironinin farkındayım ama anlamını bile tam bilemiyorum artık nereden duymuşsam. oturuyorum sonunda, önümdeki masaya bir bakıyorum; "hülya" kazılı. kendisi bizim sınıfta değil, arkadaşlarım bilerek yapmış desen o da olmaz, herşey yastığın altında saklı. çıkamıyorum işin içinden, değiştirtmiyorum da masayı. o sıraya kazılmış isimle şekilleniyor aşkım, fenni bir açıklaması yok, her okuyuşumda tüylerim diken.

kendisi bizim komşumuz, aynı servisteyiz. birgün getirdim kendimi gaza, ezberlemişim konuşacaklarımı. birlikte, okula gitmek için servis bekliyoruz, hiç konuşmamışız o zamana kadar, yüzüme bakmamış. yaklaşıyorum kendisine, hayaller doluyum.

- hülya.
- ne var be?

yineliyorum, daha önce hiç konuşmamışız. kurduğu ilk cümle ile varlığımın, huzurlarında ki rahatsızlığını anlatıyor. adını seslice söylemiş olmama bu tepki. donuyorum orada, kafasını kaldırıyor telefonundan. o an anlıyorum ki başka birşeye üzülüyor, aklı başka bir yerde. ben de üzülüyorum. unutuyorum bir anda bana söylediklerini.

- üzülme hülya. sabun da kirlenir.
- ne diyorsun be.

sırtını bana dönüyor ve yine telefonunda okuduğu şeyin gerilimine devam ediyor. ona bakarken omuzlarım daha dikleşiyor, karnımı daha çok içeri çekiyorum, kurduğum cümlenin gururunda yaşıyorum. neye ve neden üzüldüğü önemli değil, bütün yaraları iyileştiren merhemimden sürmüşüm ona. ifakati bekliyorum. günler geçiyor, yine bekliyoruz servisi ama yanıma gelip benden özür dileyip, söylediğim sözün derinlerinde birlikte kaybolmuyoruz bir türlü. günler geçiyor, hayatının arka fonundan çıkamıyorum.

bir gün evde kahvaltı yapıyorum hızlı hızlı, servisin gelmesine daha çok var ama okul mokul yalan, hayatın en güzel dönemi o arabayı beklemek benim için. annem çağırıyor beni, daha tereyağını ekmeğime yeni sürmüşüm, "oğlum hadi gel, bugün servisiniz gelmeyecekmiş, hülya'nın babası götürecek sizi okula, bekletme onları" bir bilinmeze gidiyorum, kalkıyorum sofradan. arkamda duran tereyağlı ekmeğe ihanet ediyorum.

arabada oturma pozisyonumuz zaten anlatıyor herşeyi. baba araba sürüyor, hülya önde oturuyor, ben arkada. yol boyunca baba-kızın kendi aralarında yaptıkları konuşmaları dinliyorum. o yol bitmiyor. zaten orada nihayet anlıyorum, başka kotlarda yaşadığımızı, yastığımın altını dolduran kağıtlar, para değillerse, işe yaramayacaklarını. arabadan iniyorum, en azından okula kadar olan yolu birlikte yürüyeceğimizi düşünüyorum, arabada ezberlediğim teşekkür etme sekansımı gireceğim hemen zaten. hızlandırıyor adımlarını, o hızlandıkça ben yavaşlıyorum. arkasından bakıyorum.

kahvaltı soframda bıraktığım tereyağlı ekmeği düşündüğüm kadar beni düşünseydin...
uğruna kahvaltı soframa ihanet ettiğimi düşünseydin...
kahvaltı soframı düşünseydin...

böyle olmazdı.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

aslında hiçbir şey kar değildir insana

böyle yazıları sevmiyorum aslında. ...ne gücü... sanki not alıyormuş, ...ne zayıf yönleri... kin düşüyormuş gibi o güne. ...ne de yüreği... yine de şu anın tasvirinden alıkoyamıyorum kendimi. sizin evdeyiz, kendi odanda "office" izlerken sen, salondayım. ya salon soğuk ya da sensizlik. her "soğuk burası" diyen gibi üşüyorum, sıcağına hasretim. ...gölgesi bir haç gölgesidir kollarını açsa... hem melodisi hem sözleri çok melankolik, lugatında "kıro" bir şarkı, dinliyorum. sanırım "kıro" olduğumda daha çok seviyorum seni. buraya yazdığım her cümleyi bağırmak istiyorum ancak bir duvardan farksızsın an itibariyle. ...ve kırar göğsüne bastırırken sevdiği şeyi...

ikilemde kalmışım; beni yanında isteyip istemediğine dair sorulara cevap arıyorum, literal olarak dahi hiçbirini yanıtlamıyorsun. "gideyim mi" diyorum, cevap yok. "kalayım o zaman" diyorum sonuç aynı, aynı sessizlik. kalıyorum, yine beton döküyorum gururuma, yine göze alamıyorum sensizliği, yine boyun eğiyorum. ve "kal" dahi demediğin evde sessizliğini umursamadan dikiliyorum. hayran kalıyorum sana, evdeki varlığım benim için bir devlet sorunuyken, olup olmaması senin zerre umrunda değil. biliyorsun yanı başın dışında yatacak yerim yok; biliyorum, sessizliğin bir karın gurultusu, açlıktan öldürüyor beni.

18 Mart 2010 Perşembe

terk-i dünya

her acının bir bedeli, her günahın bir sebebi, her muskanın üçgen olması koşulunun rüzgarını arkama almış, terk ediyorum dünyayı, dünyanızı. size dair son gördüklerim ise yine beni kendi normalinize döndürme çabalarınız oluyor. bilmiyorsunuz ki, olmadığında tedirgin olduğunuz bedenim, sesim; yamacınızda tutmak için kollarınızla sımsıkı sardığınızda, daha çok gitmek istiyor ülkelerinizden. kendiniz için ideal olan gelecekleri, bana giydirirken benim o giysileri beğenmeyeceğimi düşünmüyorsunuz, aklınızın ucundan geçmiyor ve bunun tasavvuruna tenezzül dahi etmiyorsunuz. ancak gelecekle mutlu olunabileceğine inanıyorsunuz, şu anki mutluluklarınız bile gelecekte hayalini kurduklarınızın yanında bir kibritin saçtığı ışık olarak kalıyor. oysa atide ne cami avizeleri bekliyor, ne yıldız saçan maytaplar var... mutluluklarınızın bile kıymetini bilmezken, benim an be an yaşadıklarımın tadını çıkarmama nasıl izin veresiniz değil mi? öyleyse bir daha mutlu olamayıncaya kadar ertelenmeli bütün mutluluklar. ben burayı terk ediyorum dediğim zaman yüzüme bakıyorsunuz ya da cevabını bekliyorsunuz aval, dünyanın ancak fiziksel olarak terk edilebileceğine 4. sınıf bir fen bilgisi öğrencisi mantığıyla yaklaşarak, "uzaya mı gideceksin yani?" diye soruyorsunuz. yine aranızda olacağım, hatta dünyanıza ait yaşamsal öğeleri kullanacağım, ancak aynı renkleri görmeyeceğiz sizinle, aynı kokuları duymayacağız ve aynı sesleri işitmeyeceğiz. "ya bırak allah aşkına manyaklaştın mı sen, ne yapacaksın sen öyle" dediğiniz zaman terk edeceğim bu dünyayı, dünyanızı. ben kendimi pek bir yerlere, bir yerleri de pek kendime ait hissedemem de.

13 Mart 2010 Cumartesi

bekleme odası demirbaşı nemden buruşmuş dergi

kendimi onun yerine koyuyorum: "kim bilir kaç elde gezdim, kaçı aradığı hiçbir şey olmamasına karşın haşin haşin değiştirdi sayfalarımı ve bu ellerin kaçı fırlattı beni sırası gelince otururken kalktığı yere, kaç göz gezdi üzerimde, kaçı resimlerime baktı, kaçı üzerimde yazanları okudu, kaç çay tabağı, kaç çay bardağı koydular üstüme, kaçı orada unutuldu, kaç tane arkadaşım oldu, bir kekin benim gibi kabarması için kaç kutu kabartma tozu atılmalıydı, kaç yerden yırtıldım, üzerime kaç kuma geldi hiç bilemedim."

9 Mart 2010 Salı

"şimdi ben ne yapacağım?"

şimdi değil, bundan sonra yapacaksın. ve o kısım hiç ilgimi çekmiyor aslında. sana dair bir hayatı ikimiz birden süremeyiz; biz, sadece senin için "biz" olamayız. ben sadece senin için var olamam. artık hayatında eskisi kadar büyük bir yer kaplamayacağım ama evrenin kuralı bu illa birşeyler yer kaplamak zorunda. ve benim yerime de birşeylerin geçeceğine eminim. birşeylerin yerini de başka birşeyler alacak. bak gördün mü yine senden konuşuyoruz? sen önce başka bir varlık olmadan kendi ayakların üzerinde yaşamayı öğreneceksin. sonra daha az konuşacaksın, ne yapacağını, insanlarla. kendin üreteceksin yapman gerekenleri. hayatındaki insanları değil, bizzat hayatını önemseyeceksin.

ve bir daha aynı anda dört adet çay bardağını tek elinle mutfağa götürmeyeceksin. şimdi temizle o cam kırıklarını.

7 Şubat 2010 Pazar

kış

bunu okuduğunda büyük olacaksın. ayakları çamurdan ağırlaşmış, bir su birikintisinde annesi eve öyle gelmesine kızar diye temizlediği modadan ve her türlü konfordan uzak plastik çizmeleri koyu yeşil, telaşında hüznün bütün renklerini taşıyan bir çocuk kadar karnın aç olacak. döneceğin evinde azar işiteceksin, dayak yiyeceksin, burnuna her koku gelecek ama aradığın kokuyu bulamayacaksın. ağlamayacaksın.

okuduğunda büyük olacaksın, bunu. bir oda bir antre evinin kapısından çıkar çıkmaz özgür zannedip kendini tadını çıkara çıkara koşarken özgürlük zannettiğin şeye, hiçbir zaman düzgün olmamış zeminde diğerleri arasında fazladan yükselen bir taşa takılacaksın, kafan yerle kavuşacak. burnundan kaldırıma yolladığın kan damlalarını izleyeceksin. kalkmak isteyeceksin ama kimse seni kaldırmayacak. ağlamayacaksın.

büyük olacaksın, okuduğunda bunu. kedilerin bile donduğu söylendiği bir kışta hasta olacaksın. giydikleri onca şeye rağmen üşüyebilen sokakta gördüğün insanlar gelecek aklına, güzel diye değil, kalın diye üstlerindekini kıskanacaksın. üşüyeceksin ama üstünü örten olmayacak. ağlamayacaksın.

bunu, büyük olacaksın, okuduğunda. babanın iş bulamadığı bir günde döndüğü boş elleriyle evde seninle birlikte o adama bakan üç kardeşin daha olacak, annenin bağırışlarını duyacaksın, silip silip kullandığın defterden kaldırmayacaksın başını. okuduğun kitaptakileri anlamayacaksın ama kimse sana anlatmayacak. ağlamayacaksın.

okuduğunda bunu, büyük olacaksın. ağlamayacaksın.

iyi ki doğdun candilimando.

4 Şubat 2010 Perşembe

benzetmek-benzemek

benzetmek. daha çok algıda seçicilik aslında. özleneni, o anda yakın olana öykütmek. bazen sadece bir kahve kupası bazen sokaktan geçen ahmet, mehmet, ayşe, fatma sebeptir buna (bu örneklerin sınırı yoktur).

karşınıza "biri"si oturur daha önceden karşılaşmadığınız, ortak arkadaşlar vasıtasıyla çıktığınız bir akşamda. dikkatinizi çeker herhangi bir yönüyle ve onu incelerken bulursunuz kendinizi, tepeden tırnağa. benzer. özlemişseniz muhakkak benzer. ve benzediği için yakın hissedersiniz kendinizi. daha önceden tanıyormuşsunuz gibi. yanınızdaki ortak arkadaşınıza söylerseniz ne kadar benzediğini. "ben benzetmiyorum o kadar" der. yine de umursamazsınız arkadaşınızı. onunla lafa girme şansı ararsınız. şans zannettiğiniz kara bir talihtir aslında. onu tanıdıkça özlenenden uzaklaşacağının farkında değilsinizdir. en güzeli, uzak durmaktır benzetilenden, suretle özlem gidermektir.



benzemek. elinizde olmayan bir şeydir aslında. birileri size başka "biri"nin etiketini yapıştırdığında "olabilir" dışında bir yorumunuz yoktur. benzetilen çok üstün bir nitelik olsa da siz değildir nihayetinde, başkasıdır. ve o anda farklılaştırmaya çalışırsınız kendinizi benzetilenden, "bir tanısanız, ben çok farklıyım" dır düsturunuz. boşuna aslında, benzemek sizden bağımsızdır. başkasının akıl algoritmasının uyumudur.

ancak acıdır, kimi zaman. arabeskin kralıdır. haberi olmadan seversiniz birini yıllarca. takıntınızdır, dininizdir, imanınızdır. o tanımaz etmez bile... tesadüf o ya, aynı masada buluşursunuz ortak arkadaşlar vasıtasıyla çıktığınız bir akşamda. öğrenirsiniz ki "biri" varmış hayatında. rolünüzü çok iyi oynarsınız. sanki gecelerle onu senkron etmemişsiniz gibi, kaldırdığınız her kadehi bir yandan ona atfetmemişsiniz, izlediğiniz, duyduğunuz, okuduğunuz her aşk hikayesinde o ruh eşiniz olmamış gibi. "biri"si olmasına rağmen hayat diye yaşadığı şeyde, sizi incelediğini fark edersiniz. hoşunuza gider. cesaretlenirsiniz, daha çok öne çıkma çabasına girersiniz. ta ki, ortak arkadaşınız sizin kulağınıza eğilip, seni "biri"ne benzetiyor diyene kadar.

defter

eğer gerçekten ölümümden sonra bedenimle ne yapılacağını umursuyor olsaydım, attığım her adımla ıslak bir pamuk gibi şekillenen beyaz plaj k...